HAZRETİ İMAM HÜSEYİN’İN ŞEHADETİ (10. gün)

  • 09 Eylül 2019, Pazartesi

Hz. İman Hüseyin’in yanında savaşan can dostları ve aile efradı teker, teker şahadet şerbetini içmişlerdi, sıra İmam Hüseyin’e geliyordu.  Sabahın erken saatlerinde başlayan kanlı savaş, yerini derin bir sessizliğe bırakmıştı. Artık Hüseyin’den başka savaşabilecek kimse kalmamıştı. Çünkü vefalı dostların tümü, az önce arka arkaya aşk diyarına doğru süzülmüşlerdi. İmam Hüseyin,  yavaş yavaş çadırlara doğru yürürken Ehl-i Beyt hatunlarına sesleniyordu: “Ey Sakine, ey Fâtıma ve ey Zeynep! Allah’ın selamı size ve yanınızdaki diğer Ehl-i Beyt’ime olsun. Bu, benim size olan son selamım, sizinle son görüşmemdir. Bilesiniz ki, artık hüzün defteri size yeni, yeni sayfalar açacak, keder size daha da yakınlaşacaktır!..

İmam Hüseyin, daha fazla dayanamamış, son sözlerinden sonra ağlamaya başlamıştı. Bu sözler, aynı zamanda hazin sonunun da habercisiydi. Gözyaşları Kerbela sahrasında kaybolup giderken, herkes susmuştu. Ne var ki bu suskunluk fazla sürmemiş, düşman saflarındaki kahkahalar, küfürler ve çirkin çığlıklarla tekrar bozulmuştu. Onların bu çirkin saldırıları, Kerbela’yı kuşatmışken İmam Hüseyin, çadırların hemen önlerinde toplanan birkaç şehidin yanı başındaydı. Buruk bir dille, onların huzurunda feryadını tazeliyordu: “Bana yardım edecek kimse yok mu?”

Bu cümlenin hemen ardından gözyaşlarına mani olamayıp tekrar ağlamaya  başladı: “Abbas, Müslim, Kasım!.. Neredesiniz? Neden Hüseyin’e cevap vermiyorsunuz? Siz değil miydiniz bir seslenişime bin can veren fedailer, şimdi ne oldu da cevap vermiyorsunuz bana? Allah’ım ne olur güç, kuvvet ver bana” Hz. İmam, Allah’a sitemini böyle dile getirmeye, acısını böyle dindirmeye çalışıyordu.

Çünkü yarenlerinin, biricik yavrularının ve can dostu yakınlarının cansız bedenleri, onu pek çok hüzünlendirmiş, yasa boğmuştu.

O, şimdi kendi çadırına yönelmiş, Ehl-i Beyt’ine uyarılarda bulunuyordu: Gördüğünüz ve göreceğiniz cefalar karşısında sabredin. Yüksek sesle ağlamayın. Düşman sesinizi duyup da sevinmesin sakın! Sonra, kız kardeşi Zeynep’e döndü:

Hatırlıyor musun; sana hep derdim “Sonsuz hayat sahibi yalnız Allah’tır” diye. Ey kardeşim! Benden sonra kadınlar ve çocuklar sana emanet! Kardeşi Zeynep ve muhterem kızı Sakine, o an ağlamaya başlamışlardı. 

Onlar, çok iyi biliyorlardı ki, Hz. Hüseyin’in meydana çıktıktan sonra bir daha geri dönmeyecekti. Onun da diğer şehitler gibi paramparça edileceğini, atların altında lime, lime edileceğini ve şahadet şerbetini içip sonsuz diyara doğru uçup gideceğini biliyorlardı. Bu ayrılık ateşi onları tamamen yasa boğmuştu. Şimdi her üçü de ağlıyordu.

Vedalaşmak için sırada en küçük yavrusu Ali Asgar vardı. Kerbela’nın en küçük kahramanı Ali Asgar’la da vedalaşmak istiyordu şehitler serveri.

Zeynep’e dönerek minik yavrusunu istedi: “Ey benim vefalı kardeşim! Kundaktaki yavrumu getir bana, gönlüm onunla da vedalaşmak ister” dedi. O’nun bu talebi üzerine günlerdir susuzluktan ve açlıktan sütü kesilmiş ve yavrusuna bir damla süt dahi veremeyen Rebâb Ana’nın kucağındaki Ali Asgar, anasının kucağından alınıp, İmam’ın kucağına verilmişti. İmam Hüseyin’in kucağındaki minik yavru, açlıktan ve susuzluktan, ölüm halindeydi.

İmam Hüseyin, minik yavrusunu alıp, düşman saflarının karşısına vardı. Maksadı, belki bu küçük yavruya bir yudum su verirler diye düşünmüştü.  Yavrusunun kuruyan dudaklarına son kez sıcak bir buse etti. Ancak, yüreği onun acı feryadına dayanamıyordu.

Minik yavruyu havaya kaldırıp Kûfelilere: “Ey Yezid'in yandaşları! Beni buraya sizler çağırmadınız mı? Davet edenler sizler değil misiniz? Beni tanımıyor musunuz? Ben kimim, Hazret-i Fatma’nın oğlu, âlemlere rahmet olarak gönderilen Peygamber’inizin torunu değil miyim? Herhangi birinize benden bir zarar geldi de bunun intikamını mı alıyorsunuz? Farz edelim ki,  sizin gözünüzde ben zalim ve dinden çıkmış biri de olsam, en azından şu masum çocuğa Muhammed'in dini hürmetine bir yudum su verin” diye seslendi.

Ancak, o sırada Kûfe askerleri arasından namerd bir okçu asker de onları sinsice izliyor, şeytani planlar kuruyordu. Oku, torbasından çıkarıp yayına yerleştirerek minik yavruyu nişan aldı. Kısa bir süre sonra ok yayından çıkmıştı bile... Hüseyin’in veda öpücüğü henüz sıcaklığını kaybetmemişken Ali Asgar’ın narin bedeni bir anda sarsılmış, bembeyaz kundağı bu okla al kanlara bulanmıştı.

Ali Asgar,  babasının elinde can verirken düşman saflarından yükselen sevinç çığlıkları, daha da fazlalaşmıştı. Küçük yavru, gerdanına saplanan okla birlikte babasının kucağından halası Zeynep’in kucağına taşındı. Hüseyin, avuçlarına dolan kızıl kanları gökyüzüne saçarken bir yandan da bağırıyordu: “Musibet ne türden olursa olsun, tahammülü benim için o denli kolaydır. Şüphe yok ki Allah, beni görüyor ve biliyor, şu anda!..” Hz. İmam Hüseyin, Ali Asgar’ı da diğer şehitlerin arasına koyduktan sonra, acı içerisinde kendi kendine:

“Ölüm, utanca düşmekten yeğdir; utanç ise ateşe girmekten beterdir.” diyerek duygularını açığa vuruyordu. Oğulları, tüm yakınları, sevdikleri gözlerinin önünde şehit olmuştu. Süt emer yavrusu kucağında oklanarak şahadet şerbetini içmişti.

Tüm ehlinin, ahalinin tutsaklığa düşeceğini bilen bir kişinin böylesine ayak diremesi, böylesine gücünü kaybetmemesi ne görülmüştü ne de işitilmişti. Muharrem’in onuncu günüydü,10 Ekim 680 günlerden Cuma ikindi vakti, İmam Hüseyin’in kaybedeceği kimsesi kalmamıştı. İmam Hüseyin zülcenah isimli atına bindi, yıldırım gibi ölüm meydanına sürdü. Hz. İmam Hüseyin, Yezit ordusunun önünde durdu.


“Geldim işte… Bir ben kaldım, ben ve sizler. Cesareti olan varsa yer değiştirelim. Gelsin buraya ve benim bulunduğum yerden, tek başına sizlere baksın. Korkudan durabilirse atın üzerinde, kendi başımı kendim keserim. Ama bende korkunun zerresi yok.”

Çünkü bilirim ki; zalimin zulmünü, inanmışlığın direnci er geç yener. Bugün yenmezse yarın yener. Çünkü: YAŞAMAK, İNANMAK VE UĞRUNDA MÜCADELE ETMEKTİR.
Bu dünya ne yezitler görmüştür. Ne zalimler görmüştür. Ama sonu hüsran olmuştur. İnsana zulmedenin, insanları ayıranların, hakkı, hukuku gözetmeyenlerin sonu olmamıştır. Pınarlar kurur ama dağın suyu bitmez. İşte bunu anlamadınız.
Sizler sanıyorsunuz ki, bu başım kesilince her şey unutulacak, her şey bitecek, hayır bitmeyecek. Şu kumlar üzerine akan kanlar, esen çöl fırtınalarıyla savrulacaktır dünyanın dört bir yanına. Savruldukça da Ehlibeyt yeniden doğacak. Bizler yeniden doğacağız.
Ama sizler: Ölen sizler olacaksınız. Akıtılan bu kanlarda sizin sonunuz olacak.

Haydi, bakalım işte önünüzdeyim öldürün beni…

Günlerdir çöldeki susuzluk ve acılar sarsmıştı şehitler şahını. O bin kez, milyon kez yakınlarının şahadetinde, evlatlarının şahadetinde ölüm şahadetini tatmıştı. Yarabbi kendine İslam’ım sözde diyenlerin kâinatın efendisi ve âlemlere rahmet olan Muhammed Mustafa’nın öz torunlarının çektiklerine, yaşadıklarına bir bakın hele.
Güneş bile isyan etmişti bu zulme, bu haksızlığa, sanki akşam karanlığı çökmüştü Kerbela’ya….İmam Hüseyin’in elinde dedesinin kılıcı, başında babasının sarığı, altındaki atı dedesinin hediye ettiği zülcenah soylu bir at vardı.İmam Hüseyin’in karşısına kimse çıkmıyordu.

Sa’d’ın oğlu Ömer, “Bu Ali’nin oğludur, bu en çetin savaşçının oğludur, onunla teker, teker savaşılmaz, dört yandan üzerine saldırın.” diye bağırdı. Derhal dört koldan Hz. Hüseyin’in üzerine saldırıya geçtiler. Bu arada bir bölüğü de kadınların ve çocukların bulunduğu çadırlara saldırdılar.

MEDET YA HÜSEYİN… Kadınların feryadına döndü geri, çadırlara saldıranları püskürtmüştü. Bacısı Zeynep aslan kesilmişti.

         Hasta Zeynel Abidin’e ve kadınlara kalkan olmuştu. Çünkü eli silah tutanların hepsinin kanlı cesetleri ortalardaydı. Zeynep İmam Hüseyin’i yanında görünce, baktı yara almıştı. İmam Hüseyin kanlarını gördü. Sarıldı kardeşine feryadını önleyemedi

İmam Hüseyin:Ey Ebu Süfyan yanlıları! Diyelim ki dininiz yok, ahretten de korkmuyorsunuz, hiç olmazsa dünyada hür olun.

Sandığınız gibi Müslüman’sanız, bari namusa riayet edin; sizinle savaşan benim, kadınlardan ve masumlardan ne istiyorsunuz? dedi. Bu söz üzerine Şimir: “Doğru söylüyorsun.” diyerek çadırlara saldıranlara mani oldu.

            İmam Hüseyin çok susamıştı, düşmanın arasından sıyrılıp atını Fırat’a sürdü; önce atı Zülcenah’ın su içmesini bekledi, “Sen de susuzsun, ben de susuzum; ama sen içmedikçe ben de içmeyeceğim.” dedi. Zülcenah başını suya eğdi, fakat içmedi; döndü Hüseyin’e baktı, gözlerinden yaşlar akıyordu o vefalı hayvanın.

İmam Hüseyin, eğilip bir avuç su aldı, tam içeceği sırada: “Sen su içiyorsun, oysaki şu anda düşman çadırlara saldırıyor.” diye bir bağırış duydu. Avucundaki suyu döküp çadırlara doğru atını sürdü, o vakit anladı ki bu, onun su içmemesi için bir uyarıydı.

Çadırlara kadar varan İmam Hüseyin, ehliyle, ahaliyle bir kere daha vedalaştı: “Tutsaklığa hazır olun, bilin ki Allah sizi koruyacaktır, sakın şikâyet etmeyin, şanınızı alçaltacak sözler söylemeyin, sabredin.” dedi.

Rivâyet edilmiştir ki o sırada günlerdir çadırda hasta yatmakta olan Zeynel Abidin, Ali Asgar’ın da şehit edildiğini görünce, sıranın kendisine geldiğini anlayıp düşe kalka hasta yatağından dışarı çıkıp zırhını giyinmiş, silahlarını kuşanmış, İmam Hüseyin’den savaşa gitmek için izin istemişti. Ancak çok zayıftı, titriyordu. Tam meydana yürüyecekti ki Hz. İmâm Hüseyin: “Ey gözümün nuru!  Şu anda sana şehitlik izni yoktur çünkü Hz. Peygamber’in soyu, yani Ehl-i Beyt’nin devamı sana bağlıdır. Mustafa ve Murtazâ’nın soyunun bekâsı senin sağ kalmana bağlıdır!” diyerek onun savaşa gitmesine izin vermemiştir.

Hz. Zeynel Abidin:  Ey baba! Ben şahadet şerbetinden mahrum mu kalacağım? dedi. Hz. İmam Hüseyin: “Ey ciğer köşem! Belâ meclisinde şahadet kadehini içmene henüz sıra gelmemiştir. Oğlu Zeynel Abidin’i bağrına bastı. Yüzünü yüzüne sürdü, O’na veda etti: Ey gözümün nuru! Sabırı elinden bırakma ki o yol Peygamberlerin ve evliyanın ahlâk yoludur. Eğer bize bu musibet nasip olmasaydı, bizden sonra gelecek Müslüman kimselere, bir belâ inse, onu ilâhi bir gazap diye düşünerek üzüleceklerdi. Ne saadet ki, belâ bizim yanımızda hakikat ehlinin sevgilisidir. Ve musibetin başa gelmesi ümmetin Allah’tan korkanları için teselli sebebidir.

Bundan sonra Hz. İmam Hüseyin, annesinden kalan Mushaf’ı, dedesinden ve babasından kalan mukaddes emanetleri oğlu Hz. Zeynel Abidin’e teslim eder. Bunlar kıyamet ilmi ve baki ilimlerdi ki bunları imamlardan başkasının muhafaza etmesi mümkün değildi.

Böylece Hz. İmam, vasiyetlerini tamamladı ve emanetleri oğluna teslim ettikten sonra “Ehl-i Beyt’e” kadınlarına ve çocuklara “Allah’a ısmarladık” diyerek meydana yürüdü ve tekrar Kûfelilerin karşısına çıkarak:  Ben Resullah’ın oğluyum, ben Allah’ın velisi Ali Murtaza’nın evlâdıyım! diyerek son bir defa daha zalimler topluluğuna seslenerek şunları söyledi: “Ey zalim kavim? Ey gaddar topluluk! O yüce Allah’ın kahredici kahrından çekinin ki O Allah, Firavun’un yanında bulunanları Nil ırmağının selleri içinde boğdu. Fil ashabının askerini Ebabil kuşlarının hücumu ile mağlup etti.

Korkun o Allah’tan ki o Cebbar’ın gazabından ki Lut kavmi asillerinin şehrini darmadağın etti. Nuh oğullarının yurduna ölüm selleri yürüttü. Ey zalimler! Eğer kaza divanının Hâkimi’ne, Hz. Resul’ün şeriatına inanıyor ve bunlara boyun eğiyorsanız bu işlerin sonunu düşünün, bu zulümlerden tövbe edin. Bana âmân verin ki bu çocukları, bu kadınları ayakaltında ezdirmeden Habeş diyarına veya Anadolu’ya göndereyim. Bu Arap adası ile Babil topraklarını size bırakayım.”

Hz. İmam Hüseyin’in bu sözlerinden sonra askerlerinin inançlarını değiştireceğini anlayan Yezîd ordusunun başındakiler: “Ey Hüseyin! Bizim savaşımız Yezîd’in emriyledir. Senin kurtuluşun ona biat etmektir. Ya kabul edip biat edersin ya ölüme boyun eğersin!” dediler. İmam Hüseyin’in kaybecek bir şeyi kalmamıştı, yezid’in ordusu içine dalar. Komutan okçulara şu emri verdiler: “Hüseyin’i göz açtırmadan ok yağmuruna tutun!” Askerler de Hz. İmam’ın üzerine ok yağdırmaya başladılar. Öyle ki hava ok kanatlarıyla doldu. Ama Rabbi’nin himayesi ile korunan o dünya sığınağı, Hz. Muhammed’in göz nuruna bir zararı dokunmadı. Tüm bu olanlara rağmen Hz. İmam Hüseyin,  meydanda dolaşıp : “Er istiyorum!” dedi ve karşısına çıkanları bir vuruşla öldürdü.

 Rivayet ederler ki o anda nida bir ses: “Ey sevdiğimin, sevdiği Hüseyin! Ben senden yiğitlik değil, şahadet bekliyorum. Sen ise yiğitlik göstermeye kalktın.” diye sesleniyordu. Bu hitabı duyan İmam Hüseyin, savaşmaktan vazgeçer, düşman askeri etrafını sarar, mızrak ve kılıç darbeleriyle ağır yara almıştır İmam Hüseyin, dayanacak gücü kalmamıştır atından düşer. Düştü Hüseyin atından sahrayı Kerbela’ya, Cibril git haber ver Sultan-ı embiyaya Çadırlara bakmak ister son bir kez, güç kalmamıştır. Başını kaldıramadı, o boyun eğmeyen mübarek baş düşmüştü toprağa, toprakta isyan etmişti, çölde isyan etmişti bu zulme. Kerbela’da kan vardı, zulüm vardı, ağıt vardı. Bu soylu insanların şahadeti vardı. Birde güneşin isyanı vardı. Çünkü güneş batmıştı kerbela’da. Kanlar içinde yatan Hz. İmam Hüseyin; “Hükmüne razıyız Allah’ım” diyerek, Allah’tan şükrünü kesmiyordu. Ömer İbn-i Sa’d, Hz. İmam’ın yere düştüğünü görünce hemen öldürülmesini istedi. Ömer’den bu emri alan bir Kûfeli asker, Hüseyin’i öldürmek için yanına gitti. O zaman Hz. İmam Hüseyin, zoraki kafasını kaldırır ve Ey bedbaht! Beni öldürecek adam sen değilsin.

Bu kötü işe kalkışma ki yazıktır. Sonra cehennem ateşine uğrarsın.O adam ağlayarak:

Ey Resulallah’ın oğlu! Bu halde iken bile hâlâ bize acıyorsun. Hak ehli olduğuna şüphem kalmadı!dedi. Ve korkusuzca geriye dönüp elindeki kılıcı Sa’d oğlu Ömer’e fırlattı. Ömer’in adamları koştular, kılıcın ona vurmasına engel oldular ve öldürdüler

Sad’ın askerleri o kişiyi öldürdüler. Bu olanlardan sonra Enes oğlu Sinan ile Şimir Zilcevşen, Hz. İmam Hüseyin’i şehit etmek için üzerine yürüdüler. Zalim Şimir, öne atılarak yerde yaralı yatan, İmam’ın karşısında dikilir.

Hz. İmam gözünü açar: Ey bahtsız adam! Sana kim derler? diye sordu. O alçak: Ben Şimir Zilcevşen’im! diye cevap verdi. Hz. İmâm: Zırhının ucunu pis yüzünden çek ki, seni göreyim!dedi. Şimir, zırhını çekip pis yüzünü gösterdi. Hz. İmam Hüseyin, o alçağın dişlerinin domuz dişi gibi murdar ağzından dışarı çıkmış olduğunu gördü.

Hz. İmam: Resulallah, doğru söylemiş! Bu bir nişanedir dedi. Gerçekten de Allah’ın Resulü, Hz. İmam Hüseyin’e rüyasında, onun katilini ve şahadet vaktini bildirmişti. Şimir, Hz. Peygamber’in tarifine uyuyordu.

Hz. İmam dedi ki: “Ey Şimir! Benim öldürülmem sana mukadder kılınmıştır. Ama bugün, hangi gün ve hangi vakittir? Ve bu ay hangi aydır?

Şimir bedbahtı: Bugün on Muharrem, günlerden Cuma günüdür. Vakit de ikindi vaktidir! diye cevap verdi.

Hz. İmam Hüseyin: Ey zalim! Böyle bir haram ayında, Cuma gününde, ibadet vaktinde İslâm hatipleri, minbere çıkıp dedem Muhammed’in vasıflarını anlatırlar ve onun hürmetine Tanrı’dan şefaat dilerler. dedi.

İmam Hüseyin,  o yaralı haliyle bile, Şimir’e boyun eğmedi. Çünkü ben bu yol uğruna şehit olucam, bana şehitlik miras kalmıştır. İmam Hüseyin’in takati kalmamıştı, yere yığılıp kalmıştı, çünkü çok darbe almıştı İmam.

         Alçak Şimir, Hz. İmam Hüseyin’in yerde dermansız kaldığını fırsat bilerek, İmam’ın baş kaldırmasına fırsat vermedi ve Hz. İmam’ı şehit etti. O mübarek başı gövdesinden ayırdı namert. Hz. Resulullah’ın öpüp kokladığı, “Hüseyin’i inciten, beni incitir” dediği İmam Hüseyin’in başsız vücudu kanlar içinde yerde yatıyordu. Acısı bitmişti İmam’ın ama acaba zulme, batıla isyanı bitmişmiydi.

         Hz. İmam Hüseyin yoktu artık, atı Zülcenah çadırlara doğru yönelmişti, atın Hüseyinsiz geldiğini gören Ehlibeyt kadınları feryat, figanlar içindeler, kadınlar arasında ki Zeynep abisinin vasiyetini hatırlar. Yezidin askerlerinin çadırlara yöneldiklerini gören Zeynep, hemen hasta yatan Zeynel Abidin’in üzerine atar ve canı pahasına onu korur.

 Bütün Ehlibeyt kadınları Zeynel Abidin’i korumaktadırlar.

Namertler, bütün şehitlerin başlarını birer mızrağa taktılar, perişan halde ki Ehlibeyt kadınlarını çıplak halde develere bindirerek Şam’a doğru yola çıkarlar. Çıkarken de yerdeki cesetleri de askerlerin atlarına çiğnettirdiler. Zeynep ve diğer kadınlar, cesetlerin önünden geçerken Kerbela Şahının mübarek bedenini kana ve toprağa bulaşmış bir şekilde görünce feryadına mani olamadılar.

Zeynep;

Kerbala çölüne mekân kurulmaz


Kalk kardaş kalk sılamıza gidelim


Senin yaraların burda sarılmaz


Kalk kardaş kalk sılamıza gidelim.

   Öyle mahçup durup yüzüme bakma

    Yaralı yüreğim birde sen yakma   

     Zeynel Abidin’i yetim bırakma      

    Ben senin yerine öleyim gardaş.

Rivayet ederler ki; Hz. İmam Hüseyin’in kızı Sakine, Yüzünü meydana doğru çevirip, bir müddet baktıktan sonra koşarak meydanın ortasına varır ve kanlar içersinde yatan şehitlerin arasında babasını bulmaya çalışır, ama bir türlü onu tanıyamaz. O vakit: “Ya baba! Ya Hüseyin!” diyerek, yüksek sesle ağlayarak babasını çağırmağa başlar.

Ravi, devam ediyor: “O vakit gördüm ki İmam Hüseyin: “Kızım! Beni çukur bir yere bıraktılar, sesimin geldiği tarafa gel” diye kızına sesleniyordu.

Sakine ağlayarak, attı kendisini sesin geldiği tarafa ve doladı kollarını, babasının başsız bedenine. Daha sonra Sakine, bir an için ellerini babasının bedeninden çekip, şöyle seslendi: “Ey Babacığım! Eğer sağlığında yaptığın gibi beni tekrar bağrına basmazsan, belki sana kalbim kırılabilir.” Sakine’nin bu feryadını duyan İmam Hüseyin, doladı kollarını, kızı Sakine’nin boynuna ve bastı onu bağrına. O vakit Sakine: “Ey babacığım! Beni bu yaşımda öksüz koydular, beni dövdüler ve bizleri çok incittiler” diyerek, babasına şikâyette bulunuyordu. Tam bu sırada kan içici Şimir, Raciz adındaki bir meluna emir verdi: “Git o yetimi babasından ayır” dedi. 

         Raciz melunu, gidip ne kadar uğraştı ise de Sakine’yi babasından ayıramadı. Şimir, tekrar seslendi, Raciz’e: Vay olsun sana, yazıklar olsun sana ki, küçücük bir çocuğu babasından ayıramadın. Melun Raciz: Ey zalim! Ben aciz kaldım, kızı babasından ayıramadımdedi. O vakit Şimir: “Gör bak şimdi ben onu nasıl ayıracağım babasından” diyerek, gelip Sakine’yi babasından ayırmak istedi, kaç defa denedi ise de Sakine’yi babasının bedeninden ayıramadı. Bu defa İmam Hüseyin’in elinin üstüne vurmağa başladı ise de İmam, yine elini kızının üstünden çekmedi.  Bu durumu gören zalim Şimir, bu defa elindeki kamçıyı kaldırıp, Sakine’nin başına vurmaya başladı. Sakine tekrar: “Baba, bu zalim beni yaraladı, canımı yaktı” diyerek, tekrar ağlamağa başladı. O vakit, Sakine’nin o haline arşın sakinleri olan tüm melekler; Ali ağladı, Zehra ağladı ve Fatıma ağladı.

Sakine: “Ey Şimir! Ne olur, beni babamdan ayırma; seni tekrar babama şikâyet etmekten vazgeçtim” dedi ise de. Şimir, Sakine’nin bu teklifini de kabul etmedi. Sakine tekrar: “Bunu kabul etmiyorsan, bırak ta kardeşim Ali Asgar’ı ziyaret edeyim” dedi.

Şimir, Sakine’nin bu teklifini kabul etti. Sakine, Ali Asgar’ın o kanlı kundağını, sinesine basar ve gözleri dolar sel olur Sakine’nin

>>Yezid ve yandaşları, aldanmışlardı; onlar zannettiler ki,

İmam Hüseyin’i ortadan kaldırmakla her şey yoluna girecek, önlerinde hiçbir engel kalmayacaktı.  Fakat onların düşündüğü gibi olmadı, Kerbela’da kızgın kumlar üzerine dökülen her damla şehit kanı, çöl rüzgârları vasıtasıyla dünyanın dört bir tarafına savruldu ve her kum zerresi; bir İmam Hüseyin ve binlerce, milyonlarca Kerbela şehidi oldular ve tüm dünyaya yayıldılar.Bugün tüm İslam âlemi, Kerbela faciasını bir miras olarak kabullenmiş ve ona sahip çıkmıştır.  Kerbela sonrası, esir ve köle muamelesi gören İmam’ın aile efradı ile Kerbela şehitleri için yüreği yanan her Müslüman, bu olayı bir miras olarak almalı ve kendisinden sonraki kuşaklara taşımalıdır. Bu miras, tazeliğinden hiçbir şey kaybetmeden kuşaktan kuşağa aktarılarak; gelecek kuşaklara da aktarılacaktır.  Yine bu miras, geçmişte ve günümüzde sahiplenildiği gibi gelecekte de sahiplenilecektir. Günümüz bilgi çağıdır ve bundan dolayıdır ki, bu inanç bir dalga gibi giderek dünyanın dört bir yanına yayılacaktır. Ey Yüce Allah’ım ne mutlu sana kul olanlara, sana kulluk görevini yerine getirenlere. Hz. Muhammed’e ümmet olanlara, Hz. Ali’ye talip olanlara, Ehlibeyt mazlumların yolunu sürenlere, Matemini, orucunu tutanlara Hüseyin uğrunda gözyaşı dökenlere selam olsun.