AŞURE

  • 19 Eylül 2019, Perşembe

Hazreti Zeynel Abidin, İmam Hüseyin’in diğer bir adıyla da oğlu Ali’dir. Künyesi “Ebu Muhammed”, Lâkabı “Zeynel Abidin” Şaban ayının 659 yılında Medine’de dünyaya geldi, otuz dört yıl imamet makamında bulundu. İmam Zeynel Abidin ömrünün büyük bir kısmını esaret altında ve uzun süren bir zindan hayatı da yaşamıştır.

58 yaşında iken Mervan oğlu Velid tarafından 717 yılında zehirlenerek, şehit edildi. Kabri, Medine’dedir, mekânı nur olsun. Hz. İmam’ın 11 erkek, 4 kız evladı vardı.

         Kerbela faciasını, hem zâhiri, hem de bâtıni yönden ele almak gerekir. Bu olaya, Kerbela kıyamı deniliyor, çünkü “kıyam” sözcüğü,  ayağa kalkış, kutsal diriliş ve yeniden doğuş anlamlarına gelmektedir. Bu ayağa kalkış, kutsal diriliş, o kadar açıktır ki, hiçbir delil göstermeye gerek yoktur.

Acaba bu ayağa kalkış, yani kutsal diriliş, İmam Hüseyin’in Yezid’e karşı başlatmış olduğu hareketin biçimi ile mi, yoksa ülkü ve idealleri ile mi ilgilidir? Veya ayağa kalkışı, vücuda getirenlerin şahsiyet ve karakterleri ile mi ilgilidir?

İşte bu yüzden bu kutsal dirilişin önderi Hz. İmam Hüseyin; kendi kadın ve çocuklarından olan Ehl-i Beyt Hanedanı’nı da beraberinde getirmişti. On Muharrem günü kanlı facianın yaşandığı anda; İmam Zeynel Abidin’in, Allah'ın iradesiyle hastalanması ve savaşa katılamayıp esir düşmesinin önemli bir ilahî hikmeti olmalıydı ve öyle de olmuştur.

Hz. İmâm Zeynel Âbidin, Kerbelâ faciası anında henüz 19-20 yaşlarında ve hastadır. Hz. İmam Hüseyin’in en son olarak henüz süt emen minicik yavrusu Ali Asger’i de şehit verdiğini gören Zeynel Abidin, sıranın kendisine geldiğini düşünerek, düşe kalka silahlarını kuşanıp savaşa hazırlanmış ve babasına giderek elini öpüp, savaşa çıkmak için izin istediğinde, Hazreti İmam Hüseyin’in: “Hayır oğlum! Sen bu savaşa katılmayacaksın, bu savaşta sana şahadet izni verilmedi, sen kalacaksın ki soyumuz, yani Hz. Muhammed’in Ehl-i Beyti’nin soyu, seninle devam etsin” diyerek, oğluna izin vermediği bilinmektedir.

Çünkü bunun böyle olacağı, Kur’an ile de onaylanmıştır. Kur’an’daki “Kevser Suresinin 1. ayetinde: “Ey Resulüm! Biz, sana Kevser’i verdik, senin soyun Kevser’den yürüyecektir denilmektedir. Kevser ise, “Hazret-i Fatımatü’z-Zehra ile Hazreti Ali Keremullahu Veche””dir.

İşte bundan dolayıdır ki Ehl-i Beyt Hanedanı’nın soyunun günümüze kadar gelmesi ve bu soyun devam etmesinde Zeynel Abidin’in özel bir rolü vardır. Ondan başka hiç kimse bu görevi hakkıyla yerine getiremezdi.

Ancak, burada Hz. İmam Hüseyin’in bacısı ve Şah-ı Velâyet İmam Ali’nin kızı Zeyneb-i Kübra'nın, Kerbela faciası sırasında ve daha sonraki esaret sırasında yüklendiği rol ve göstermiş olduğu fedakârlık, hiçbir zaman akıllardan çıkmamalıdır.

İmam Zeynel Abidin’in yüklendiği görev daha başkaydı. Hz. İmam Hüseyin’in başlatmış olduğu bu ayağa kalkışı, O keremler sahibi yüceler yücesi Tanrı planladığı için, hikmetinin gereği olarak, bu facianın çeşitli kesitlerinde, özel bir görevi yürütmek üzere belli kimseleri seçmişti. Seçilen bu kimselerden birisi de İmam Zeynel Abidin Hazretleri idi. Daha önce de belirttiğimiz gibi, bu facia sırasında kendisine şahadet izni verilmeyen İmam Zeynel Abidin, ilâhi hikmet gereği, bu facia esnasında hastalandı ki, şahadet kalemiyle değil, esaret kalemiyle tarihe geçmiş oldu ve böylece Kerbela faciasının ikinci bölümünde yer aldı.

Kerbela faciasından sonraki otuz yedi yıllık zaman içersinde hem İslam ümmetinin, imamet önderliğini yürüttü, hem de Kerbela faciasından sonra, bu olayı yanlış mecralara sürüklemeye çalışan ve Kerbela olayını, bir hilafet meselesiymiş gibi göstermeye çalışan kimselerle mücadele etti. Kerbela faciasını eleştirenlere karşı; en aydınlatıcı açıklamaları yaptı ve Ümeyye oğullarının gerçek yüzlerini tüm âleme göstermiş oldu. Böylece Yezid ve yandaşlarının yaptıkları bu hareketin tarihe kanlı bir sayfa olarak geçmesini sağlamış oldu. İmam Zeynel Abidin, esaret döneminin en canlı tanıklarından birisi olmak hasebiyle, uyumuş ve gaflete dalmış olan düşünceleri uyandırdı. Böylece, sözde inanmış görünen Ümeyye oğullarının ve Emevi zalimlerinin çirkin yüzlerindeki maskelerini düşürdü, onların alçak ve iğrenç yanlarını tüm cihana göstermiş oldu.

Hz. Zeynel Abidin’in hiç ara vermeden yaptığı bu açıklamalar,  halkın kalp, göz ve kulaklarını örten cehalet ve gaflet perdelerini kaldırdı; onların, Kerbela gerçeğini görmelerini sağladı. Böylece kandırılmış ve aldatılmış olan insanların gözlerini açmış oldu. Zeynel Abidin, bu hareketiyle az öncesine kadar yaptıkları cinayetlerle övünen ve bunu galibiyetmiş gibi değerlendiren düşmanlarını, yaptıklarına pişman etti.

Cenabı Allah’ın, âlemlere rahmet olarak gönderdiği ve “Eğer seni ve Ehl-i Beyt’ini yaratmayacak olsaydım, bu âlemleri yaratmazdım. dediği o yüce Peygamber’in Ehl-i Beyt’ini, yani Kerbela faciasının esirlerini, Kûfe'ye götürdüklerinde, İmam Hüseyin ve dostlarını şehit etmek ve geride kalanlarını ise esir etmekle zafer ve gurur sarhoşluğuna kapılmış olan Kûfe emiri Ubeydullah bin Ziyad, tahtına oturdu. Sözde gururlandırıcı zaferini kutlamak için esirlerin meclise getirilmesini emretti.

Esirler huzuruna gelince de ilk önce dokunaklı sözleriyle sabır ve istikamet sembolü olan Hz. Zeyneb-i Kubra'nın kalbini yaralamaya başladı. Cinayet işleyenlerin alışkanlık haline getirdikleri gibi bu yaptıklarından lezzet almak istiyordu. Ama Hz. Ali'nin kızı Zeyneb'in, İbni Ziyad'ın zayıf ve hakir şahsiyetine büyük ve ağır bir darbe indiren ateşli konuşması, İbni Ziyad'ı bu lafzî münakaşada acı bir yenilgiye uğrattı.

Daha sonra yaralı bir yılan gibi yenilgisini telafi edebilmek için İmam Zeynel Abidin’i göstererek: "Bu kimdir?" diye sordu. "Hüseyin'in oğlu Ali" dediler.

İbn-i Ziyad: "Hüseyn'in oğlu Ali'yi Allah öldürmedi mi?" diye sordu. İbni Ziyad, bu sözleriyle Hz. Hüseyin ve diğerleri, Emevi hükümeti aleyhine baş kaldırdıkları için İslam kanunları gereğince kendileri değil, Allah’ın isteğiyle öldürüldüler. Yani Allah, onları cezalandırmış, kendilerinin hiçbir günahı yokmuş gibi göstermek istiyordu. Çünkü onlar, böyle bir cezayı hak etmişlerdi. O halde bu olayda ne o ve ne de bağlı olduğu Emevi hükumeti, hiçbir şer'î mesuliyet taşımıyordu. Ama onlar, bu şeytani oyunların, Allah'ın adaleti karşısında etkisiz kalacağını bilmiyorlardı.

İmam Zeynel Abidin, İbni Ziyad’ın bu sözüne: "Benim Ali adında bir kardeşim vardı, senin Kerbela'ya gönderdiğin insanlar onu öldürdüler. Yani sen ve Kerbela'ya gönderdiğin insanların hepsi kardeşim Ali'nin katlinden sorumlusunuz” diyerek, İbni Ziyad’ın kendilerinin hiçbir suçu yokmuş gibi kendilerini suçsuz göstermeye çalışmasını, cevaplamış oldu.

Bu cevap karşısında İbn-i Ziyad'ın söyleyebileceği hiçbir şey kalmamıştı. Yeniden önceki sözünü tekrarladı ve şöyle dedi: "Biz değil, Allah onu öldürdü." Bunun üzerine İmam Zeynel Abidin, (Zümer Suresinin 42. ayetini) okudu: "Allah, ölüm zamanı gelenlerin canını alır." Yani, ölüm Allah'ın tekvini (var etme-yaratma) irade ve izni olmaksızın gerçekleşmemektedir; ama bunun insanın iradi ve ihtiyari işlerdeki mesuliyet ve iradesiyle hiçbir çelişkisi yoktur.

Mamafih, şehitlerin ölümünü, Allah'ın tekvini iradesine dayandırmak, Allah'ın iradesinin de bu olduğu anlamına gelmediği gibi, katillerin mesuliyet ve özgürlüğü ile de çelişmemektedir. Bunun en bariz şahidi ise, “Kerbela olayında Hür b. Riyahi” dir; o son anlarda kan içici zalimlerden ayrıldı ve şehitler kafilesine katıldı. Bu açıklamalar karşısında Zeynel Abidin’in güçlü mantığı karşısında aciz kalan, diğer yandan da şeytani gurur ve kibire kapılmış olan İbni Ziyad, Zeynel Abidin’e: "Nasıl olur da bana böyle cevap vermeye cüret edebilirsin?" dedi. Cellâtlarına: "Götürün bunun boynunu vurun." diye emretti.

Bu esnada Zeyneb-i Kübra, cesaretle ileri çıktı ve elini yeğeninin boynuna dolayarak şöyle dedi: "Eğer onun boynunu vuracaksanız ilk önce beni öldürün." Zeyneb'in sözlerinde ciddiyet ve kararlılık gören İbni Ziyad, aldığı kararından vazgeçti.

Yazılan tarih nakline göre İmam, halası Zeyneb'e: "Bırak ben onun cevabını vereyim" dedi ve daha sonra da tam bir metanetle İbn-i Ziyad'a dönerek: "Acaba Allah yolunda öldürülmenin, yani şahadetin bizim için keramet ve yücelik sebebi olduğunu bilmiyor musun?"

Zeynep ve yeğeni ile yaptığı münakaşada rezil, rüsvan olan Ubeydullah, daha fazla mağlup ve rezil olmamak için İmam Zeynel Abidin ve yanındakileri,  meclisten uzaklaştırmalarını emretti.

Yine tarih nakdinde, İmam Zeynel Abidin’in Şam'lı bir yaşlıyla yaptığı konuşmasını şöyle anlatıyor:

Esirler kervanı, İmam Hüseyin’in başıyla birlikte Şam kapısına getirdiklerinde, orada bulunan bir yaşlı: "Hamdolsun Allah'a ki, erkeklerinizi öldürdü ve İslam beldelerini onların şerrinden kurtardı. Bundan dolayı da Emire’l-Mü'minin Yezid'i, sizlere musallat kıldı!" diyerek, Zeynel Abidin ve yanındakilere hakaret ediyordu.

Bu yaşlı adamın sözleri, Emevi hükumetinin zehirli propagandasının etkisi altında kaldığını gösteriyordu. O, Yezid'in Emire’l-Mü'min’in, Hüseyin ve dostlarının ise İslam devletini parçalamaya çalışan, bir avuç maceracı ve isyancı kimseler olduğuna inanmıştı. Bu yüzden İmam Hüseyin ve arkadaşlarının Yezid, tarafından şehit edilmesinin kötü ve yanlış bir hareket olmadığı bir yana, takdir ve övgüye de layık bir davranış olarak görüyordu. Bu kimseye göre Yezid, bu hareketiyle emniyet ve güvenlik ortamını sağlamıştı. Evet, bu, tarih boyu tüm zalim ve kan emici yöneticilerin, kendilerini haklı göstermek için kullandıkları bir yöntemdir.

Kur'an-ı Kerim, Firavun'un şöyle dediğini naklediyor: "Bırakın beni, Musa'yı öldüreyim de o gitsin, Rabbine yalvarıp yakarsın. Çünkü ben onun sizin dininizi değiştirmesinden ya da yeryüzünde fesat çıkarmasından korkuyorum."  (Mümin S. Ayet 26) Harun Reşid de İmam Musa Kazım'ı Medine'den sürgün etmek ve zindana atmak istediğinde, halkı kandırmak için Peygamber'in kabrinin başına gidiyor ve yaptığı bu kötü uygulama için. "Bu işi, sırf Cafer’in oğlu Musa’nın ümmet arasında karışıklık çıkardığından ve kan dökülmesine sebep olduğundan dolayı yapmaktayım" diyerek, kendini haklı göstermeye çalışıyordu. Belli ki, İmam Zeynel Abidin’e hakarette bulunan o yaşlı adam, Emevi saltanatının uşaklığını yapan zehirli propagandacıların etkisi altında kalmıştı. Bunu fark eden İmam, gerçekleri anlatmak ve onun hidayete ermesi için şu aşağıdaki soruları ona sordu:

Zeynel Abidin: "Ey yaşlı adam! Acaba sen hiç Kur'an okudun mu?"

Yaşlı adam: "Evet" dedi.

İmam: "Ey Peygamber! De ki yaptığım tebliğe karşı, yakınlarıma (Ehl-i Beyt’ime ) sevgi dışında sizden hiçbir ücret istemiyorum.” mealindeki Şûra Suresi’nin 23. ayetini hiç okudun mu? diye sordu.

Yaşlı adam: "Evet bu ayeti Kur'an'da okumuşum." diye cevap verdi.

İmam: "Bu ayetteki Peygamber’in yakınları, biziz" dedi. Daha sonra: "Acaba akrabalara hakkını ver.” Mealindeki İsra Suresi’nin 26. ayetini okudun mu?” diye sordu.

Yaşlı adam: "Evet" diye cevap verdi.

İmam: "Bu ayetteki "akrabalar" da biziz" dedi.

İmam: “Bilin ki ganimet olarak ele geçirdiğiniz şeylerin beşte biri muhakkak Allah'ın, Resulün ve yakınlarınındır?  Mealindeki Enfal Suresi’nin 41. ayetini okun mu? diye sordu. 

Yaşlı adam: "Evet okudum." dedi.

İmam: "Bu ayetteki yakınlardan maksat da biziz." dedi.

İmam: "Allah ancak siz Ehl-i Beyt'ten kiri (günah ve çirkinliği) gidermek ve sizi tertemiz kılmak ister?  Mealindeki Ahzap Suresi’nin 33. ayetini okudun mu?diye sordu.

Yaşlı adam: "Evet okudum" dedi.

İmam Zeynel Abidin, şöyle buyurdu: "Ey yaşlı adam, ayetteki "Ehl-i Beyt"ten maksat biziz" dedi.

Yaşlı adam, büyük bir yanılgı içerisinde olduğunun farkına varıp, pişmanlık ve nedamet duygusuyla bir müddet öylece sukut ettikten sonra şöyle dedi: "Allah aşkına doğru söyle gerçekten de ayetteki kimselerden maksat sizler misiniz?"

İmam Zeynel Abidin: "Allah'a ve ceddim Resulallah'ın hakkına and olsun ki, ayette sözü edilen kimseler hiç şüphesiz ki bizleriz." dedi.

Yaşlı adam, İmam'ın bu keskin sözü karşısında kendini tutamadı ve  ağlamaya başladı ve sarığını yere atarak başını gökyüzüne çevirdi ve şöyle dedi: "Allah'ım, ben Âl-i Muhammed'in ins ve cin düşmanlarından sana sığınırım." Daha sonra da İmam Zeynel Abidin’e dönerek: "Acaba ben tövbe edebilir miyim?"dedi.

İmam: "Evet, eğer tövbe edecek olursan, Allah tövbeni kabul eder ve bizim dostlarımızdan sayılırsın." dedi. Yaşlı adam da tövbe etti. Bu haberi duyan Muaviye’nin oğlu Yezid, onu öldürmelerini emretti ve böylece o da Peygamber'in Ehl-i Beyti’nin sevgi ve hidayeti yolunda şahadete kavuştu.

Hizmetkâr, Ali Zeynel Abidin’i camdan dışarıyı seyrederken görür, bakar ki İmam ağlıyor ağlama nedenini sorar hizmetkâr;

Ali Zeynel Abidin; “dışarıda şu kesilen kurbana bakıyorum, kesmeden önce tuz ve su verdiler. Babamı şehit ederlerken bir isteğin var mı diye sormadılar. O kurumuş dudaklara bir yudum su dahi vermediler susuz boynunu vurdular o zalimliğe ağlıyorum.”

Büyük Kerbela faciası sonrasında, esaret kervanının en önemli görevlerinden birisi İmam Hüseyin ve arkadaşlarının ideallerini korumak, şehitlerin mesajını, tüm dünya iletmekti.  Ayrıca, Yezid ve yandaşlarının tahriflerine ve yalan propagandalarına karşı koymak gibi önemli bir risalet görevi yüklenmişlerdi, Hz. İmam Zeynel Abidin ve Hz. Zeyneb,

Kerbela olaylarını olduğu gibi yansıtmakla uyumuş vicdanları uyandırdılar.

Yezid ve yandaşlarının İmam Hüseyin ve Ehl-i Beyt hanedanına uyguladıkları bu vahşeti, sanki bir zafermiş gibi gören bir grup Kûfe halkı, Kûfe'nin giriş kapısında Âl-i aba esirlerini, yakından görmek için bir araya toplanmışlardı. Bu kalabalık,  Hz. Hüseyin’in başlatmış olduğu kutsal dirilişin mesajcılarına; yani Zeynel Abidin ve Hz. Zeyneb’e büyük görevlerini eda edebilmek için iyi bir fırsat sağlamıştı.

İmam Zeynel Abidin Küfe halkına aydınlatıcı konuşmalar yaptı. Küfe gaflet uykusundan uyanmıştı, uyanmıştı uyanmasına da, bu uyanma geç kalınmış bir uyanmaydı.

                       BİR İBRET MİRASIDIR KERBELA

Yezid ve yandaşları, aldanmışlardı; onlar zannettiler ki, İmam Hüseyin’i ortadan kaldırmakla her şey yoluna girecek, önlerinde hiçbir engel kalmayacaktı.  Fakat onların düşündüğü gibi olmadı, Kerbela’da kızgın kumlar üzerine dökülen her damla şehit kanı, çöl rüzgarları vasıtasıyla dünyanın dört bir tarafına savruldu ve her kum zerresi; bir İmam Hüseyin ve binlerce, milyonlarca Kerbela şehidi oldular ve tüm dünyaya yayıldılar.

Bugün tüm İslam âlemi, Kerbela faciasını bir miras olarak kabullenmiş ve ona sahip çıkmıştır.  Kerbela sonrası, esir ve köle muamelesi gören İmam’ın aile efradı ile Kerbela şehitleri için yüreği yanan her Müslüman, bu olayı bir miras olarak almalı ve kendisinden sonraki kuşaklara taşımalıdır. Bu miras, tazeliğinden hiçbir şey kaybetmeden kuşaktan kuşağa aktarılarak; gelecek kuşaklara da aktarılacaktır.  Yine bu miras, geçmişte ve günümüzde sahiplenildiği gibi gelecekte de sahiplenilecektir. Günümüz bilgi çağıdır ve bundan dolayıdır ki, bu inanç bir dalga gibi giderek dünyanın dört bir yanına yayılacaktır.

CENABI HAKK, ALEMLERİN RAHMETİ VE EHLİBEYT’İ İÇİN TUTTUĞUMUZ ORUCU, MATEMİ, LOKMALARI, YAPTIĞIMIZ İBADETLERİ VE DUALARI KABUL ve MAKBUL EYLESİN…….