Kendini Bilen  Rabbini Bilir

Kendini Bilen Rabbini Bilir

  • 26 Ocak 2017, Perşembe

 

Gafil olma cümle cihan bir vücud
Fark edersen aziz mihman sendedir
Çün Ademe kıldı secde-i sücud
Her arşayı arşı rahman sendedir

Adem beytullahtır adem kabedir
Adem kutb ü adem iş bu esmadır
Ademden ba deyi Muhammed Mustafadır
Fark edersen aziz sultan sendedir

Ademi don edip giyindi Allah
Cem i cümlesine bir idi Allah
Günah etmen deyi buyurdu Allah
Sen hakkı görmezsen gören sendedir

Adem hakka Hakk’ta demde sır oldu
La mekan rahmolup kula yar oldu
Ali cümle evliyaya ser oldu
İmam Cafer ilmi Kur’an sendedir

Virani’ yim emr-i ferman Allah’ tan
Derdine düşenin dermanı Allah’ tan
Haksızlık etmeyin korkun Allah’ tan
Defterini yazıp veren sendedir

“Kendini hiçlikle bilen Rabbini varlıkla bilir” Hiçlik, kişinin her sahip olduğu özellikte (isim ve sıfat) dengelenmesi ve yaratıcının sonsuzluğunda kendi yerini idrak etmesidir. “Ben bir bedene sahibim ve bedenimin sağlıklı, yorgun, enerji dolu ya da hasta hali beni etkilemez çünkü bedenim sadece, içinde Allah’ın manasını taşımak için vardır ve bu yüzden ben bedenime değer veriyorum ama tapmıyorum. Ben duygulara sahibim ama bu duygular bende yaratıcının manasını idrak etmem için, üzerimde hak olan yaratıcıya ait isim ve sıfatları ortaya çıkarmak için vardırlar yani aracıdırlar. Ben bir kalbe sahibim. Ancak bilirim ki kalbim bir et parçası olmayıp, Allah’ın ışığının vurduğu yerdir. Çünkü Kuran’ da Allah, “Ben yerlerin ve göğün nuruyum, ışığıyım” buyuruyor. İşte bu ışık sayesinde kalbim, aklımın algılayamadığı derinlikleri ve sonsuzluğu idrak eder. Ve kalbim, Allah’ın mekânı olur. Orada tecelli eder. Bu tecelli sayesinde ben her şeyin Bir’den ibaret olduğunu ve bütün sayıların birin tekrarı olduğunu idrak ederim. Ben Allah’ın <ruhumdan ruh üfledim> dediği sonsuz bir zenginliğe sahibim ve bunu idrak ettiğim zaman huzurlu olurum ve Allah’ın huzurunda olurum” der. Hz. İsa’ya sorarlar; “En korktuğunuz şey nedir?” “Allah’ın gazabıdır” der. “Peki bundan nasıl korunuruz?” deyince, “Kendi öfkenizi yenerek.” diye cevap verir. “Korkular nefsin eseridir” diyor Hz. Mevlâna. Allah’ına güvenen ve Allah’ın ebeveyn olarak hakiki koruyucu olduğuna inanan kişi için tek korku, bu yüce sevgiliyi kırma korkusudur. O bile, annesinin ilgisini çekmek için şımaran çocuğun korkusuna benzerse insanı acı çekmekten uzak tutar. Ama bu hal ve bu idrak tedbirsiz kalmak değildir. Tedbiri alıp sonucu hakkında üzüntü duymamaktır.

Dünyadaki bize ait gözüken şeylerin, yok olabileceğini düşünerek, Epiktet’in dediği gibi “Çömlek seviyorsan itiraf et, kırılınca üzülmezsin” diyebilmektir. Kuran’ın cehennemin kapıcısına verdiği adın “Malik”, yani “mülk sahibi”, cennetin kapıcısına verdiği adın da “Rıdvan”, yani “razı olan” olduğunu bilerek, dünyada bize verilen şeylerin emanet olduğunu hissedip, mülk haline geçirmemek (benim dememek) ama korumak, başımıza gelen hadiselerde ise sıkıntı ve bela duyma yerine terbiye olduğumuzu hissederek sevinmek derecesine ulaşmaktır.

Eflatun, İslâm’ın “Sırat-ı Müstakîm” dediği bu duygulardaki dengeyi şöyle anlatır: “Vucüt aklın idare ettiği bir at arabasıdır. (Buradaki akıl gönülle evli olan akıldır, yani sezdiği şeylerin gönül tarafından teyid edilmesiyle tatmin olan akıldır). Atlardan bir tanesi şehvet yani duygularda aşırılık, diğeri şecaat yani terbiye edici ahlak, etiktir. Ancak atlar dengede olduğu zaman araba düzgünce yol alır.” Buradan da anlaşılıyor ki, ilk insanla başlayan tasavvuf, her devirde aynı şeyleri söylemiş ve aynı şeyleri önermiştir. O halde insan bütün bu özelliklerinden dolayı, kendinde var olana göre var, kendine göre yoktur. Bu yüzden gururlu değil, vakarlı olur. Gurur, “Ben üstünüm” demek, vakar ise “Var olmamın sebebi var” demektir. Bu anlayış insanı içindeki huzura, yani Allah’ın huzuruna götürür. Ve insan, bu anda pratik akla kavuşur. Kendi manalarının kılavuzluğuyla, belli bir düzeye ulaşan kişi dünyadan etkilenmez. Övüldüğünde sevinmez, yerildiğinde incinmez. Aç gözlü değildir. Kaybetmekten korkmaz. Yalnız Allah’a güvenir. Bu hal tasavvufu birebir hayatında yaşayan Hz. Musa’da aşikâr olmuştur. Kuran’da ve Ahd-i Atik’te belirtildiğine göre Musa, güven makamına böyle çıkar. Yaratıcı ona elinde ne olduğunu sorar, Musa; “Bu benim asam, ben ona dayanırım.” der ve onunla neler yaptığını anlatır. Allah asayı atmasını emreder. Asa yılana dönüşür. Böylece Hz. Musa dayanılacak tek gücün Allah olduğunu öğrenir. Daha sonra Musa asasını Allah’ın emri ile Firavun ve sihirbazların önünde yere atar. Yılana dönüşen asa, sihirbazların yılanlarını yutar. Bu da Allah’ın emrinin insan irade ve çabasından daha güçlü olduğunu ispat eder. Allah, Musa’ya, “Yere attığında atan sen değilsin.” buyurur. Bu da insana, kendi irade ve arzularımızla Allah’ın iradesini bozmaksızın mevcudata hizmet etmenin zevkini öğretir.

 

İnsan gönlünü pak eylemeli, kalp aynasını temizlemeli; gurur, kibir, riya tozlarını silip süpürmelidir. O öyle bir tecelliyattır ki Rahman’ın cemalinin aynasıdır. Onu istenmeyen kötülüklerden boşaltıp temizlenmesi gerekir. Zira Allah insandan daha güzel daha mükemmel bir örtüyle örtünmemiştir. Allah insanı kendi manevi kemal sureti üzere yaratmıştır. Yani olgunluk, yetkinlik, eksiksizlik, en güzel değer üzere. Sultanı gönül’e oturtmuştur. Gönül bir et parçası değil Hakk’ın nazargahıdır. Allah “ Yerlere göklere sığmadım mümin kulumun gönlüne sığdım” demiştir. İnsan ne ister ise kendinde aramalı. Erenler buna şöyle demiştir: “Eğer dışarıdan ister isen yol uzak, menzil uzak, hayret vadisinde sefil başıboş kalırız.

Derman arar idim derdime

Derdim bana derman imiş

Burhan arardım aslıma

Aslım bana burhan imiş

 

Sağım solum gözler idim

Dost yüzü görsem deyu                            

Ben taşrada arar idim

Ol can içinde can imiş       

 

Her tarafa koşar idim

Canın yüzün görem deyu                                      

Benden görüp işiteni

Bildim ki ol canan imiş

 

Erenler, âşıklar İslam’ın Ehl-i Beyt ve Kur’an değerleri ışığında insanı merkeze koymuş, kendini idrak etmeyi, anlamayı esas almışlardır. İmam Ali; “Kendini bilmeyen başkasını nasıl bilir?” buyurmuştur. Kâinatın özü ve hakikati insandır. Bütün varlığın hareketi insanadır. İnsan hareketi rücu yani dönüşü Allah’adır. İnsan ise yaratılış gayesine ermelidir. Aksi takdirde kul nefsinin heva ve hevesine bağımlı yaşar. Asıl gayeden uzaklaşır. İmam Ali buyuruyor: “Sen kendini ufak bir şey zannedersin, halbuki sende en büyük alem gizlidir.” Hünkar Hacı Bektaş Veli de, “Her ne arar isen kendinde ara” demiştir. Erenler bize hakikati nefeslerle işaret ederek, “Her gönülde bir yol vardır; aradığın hakikatler ise sende mevcut” demişlerdir. Tabii erenlerin bu sözleri bizim lisanımızla dahi olsa halini yaşamadıkça anlamış olmayız.

 

Hüsnünü izhar eder bunca sıfat

Zatına insanı burhan eylemiş

Hakkı istersen yürü insana bak

Şemsi zat yüzünden Rahşan eylemiş

Hakk yüzü insan yüzünden görünür

Zatın Rahman şeklin insan imiş