PEYGAMBERLERİN MASUMİYETİ 5 (1)

  • 08 Ocak 2019, Salı

 

Hüsniye sorulan sorulara akli ve nakli cevaplar vererek onlara hak yol olan Kuran ve Ehlibeyt inancını anlatmaya devam ediyor:

- Ey İbrâhîm, enbiyâ (peygamberler) ve evsiyânın (vasîlerin) ismeti (günahsız lığı) konusunda itirazın vardı. Bilesin ki, benim inancım, hepsinin masum ve bütün günahlardan pâk oldukları[1] yönündedir. Peygamberlerin ve vasîlerin hepsi, çocukluktan itibaren peygamberlik ve vasîlik zamanlarının sonuna dek günahtan ve nisyandan (unutkanlıktan)[2] masumdurlar. Böyle de olmaları icap eder. Zira onlar Allah’ın sırrının emanetçisidirler. Öyleyse onların, Allah tarafından dışlanmış bulunan ve mahlûkatın en rezili olan İblis’e uyarak; Cenâb-ı Kibriyâ’dan uzaklaşmaları nasıl caiz olabilir? Bu durumda, şeytanın enbiyâ ve evsiyâya müdâhale etmesi konusunda hiç şansının olmadığını ve onlardan şeytânî fiillerin sudur etmeyeceğini bilmelisin. Eğer onlardan şeytanî fiiller sâdır olursa; insan tabiatı onlardan nefret eder ve kendilerine uymaktan kaçınır. Bu ise elçi göndermenin faydasını ihlâl eder.

- Peygamber ya da vasî olacak zâtların, diğer insanlardan önde olmaları gerekir. Gerek tasarruflarında, gerekse diğer kemâlât ve fazîletler noktasında, maddî ve manevî açıdan kendisini küçük düşürecek eksikliklerden temiz ve nezih olmaları icap eder. Onların babaları ve anneleri tarafında da bir kusur bulunmamalı ki, evlatları bu yüzden ayıplanıp eleştirilere maruz kalmasın. O bakımdan nebî, imam ve vasînin babaları ve anneleri de pâk ve temiz olmalıdırlar.[3]

- Ey İbrâhîm, Allah’ın inayeti, söz ve fiillerinde kendilerine itimat edilecek birini göndermeyi gerekli kılmaktadır. Ancak bu yolla maksat hâsıl olur. Masum olmayan kişiden hata sudur edebilir. Enbiyâ ve evsiyânın günahkâr olabilmeleri halinde, onların yalan konuşmaları da ihtimal dahiline girer. Bu durumda onların sözlerine itimat edilemez.

- Bir diğer husus, imam olacak kişi, kindarlık, cimrilik, haset, cehalet, hırs gibi kötü sıfatlardan berî olmalıdır. Engelli, dilsiz, sedef ve cüzzama yakalanıp yarım insana dönüşmüş de olamaz. Bütün bu eksikliklerden mutahhar ve münezzeh olmalıdır. Yalancı ve körkütük âşık da olmamalıdır.

- Ey İbrâhîm, yine bil ki; imamın, kendi zamanının insanları arasında en fazîletli, en âlim, en zâhid, en dindar, en takvâlı, en cömert, en cesur, en girişken olması lâzımdır. İlimde ahaliden kimseye muhtaç olmamalıdır. O kişi, Allah katında ve Rasûl nezdinde nasb[4] edilip, imâmet makamına tayin edilmiş bulunmalıdır. Bil ki, bağlısı olan her imam için imâmet söz konusu değildir. İmam, Allah ve Rasûlü tarafından göreve getirilmiş olmalıdır ki ahali ona zoraki ve kerhen uymasın. İmam ayrıca masum olmalıdır. Çünkü masum olmazsa zalimlik yapabilir. Oysa Allah ‘Benim ahdim zalimlere erişmez.’ buyurmuştur.” (Bakara: 124)

Hüsniye’nin bu sözleri karşısında Hârûn’u titreme aldı. Çünkü hak etmediği halde hilâfet makamına oturmuştu. Bu sıfatların bir teki bile onda yoktu. Yahyâ b. Hâlid Bermekî durumu anladı, İbrâhîm’e dönerek dedi ki:

- Ey İbrâhîm, hayat emârelerini yitirmiş adamlara benziyorsun! Neden o kürsüden inip de Hüsniye’nin mezhebini seçmiyorsun?

İbrâhîm, sağdan soldan kinayeli laflar işitince şöyle dedi:

- Ey Hüsniye, Kur’an’da Âdem ve Havvâ hakkında nâzil olan şu âyet hakkında ne dersin? ‘Ey Âdem, sen ve eşin cennete yerleşin. Orada istediğinizden bol bol yiyin. Ama şu ağaca yaklaşmayın, yoksa zalimlerden olursunuz…’ (Bakara: 35) Ey Hüsniye, şüphe yok ki, onlar yasak ağaçtan yediler ve zalimlerden oldular.

Hüsniye cevap verdi:

- Ey İbrâhîm, bil ki, Allah Teâlâ’nın Âdem’e koyduğu yasak, tahrîmî (haram kılma) bir yasak değildi. Aksine tenzîhî[5] (sakındırma) bir yasak idi. Tahrîmî yasağı çiğneyenler, dünyada kınanmaya ve ahiret azabına müstahak olurlar. Tenzîhî olan yasağı çiğneyenlerse, dünyada kınanmaya ve ahiret azabına müstahak olmazlar; onlar sadece kendilerine yarar sağlayacak uygun şeyden mahrum kalmış olurlar.[6] Şu halde, Hazret-i Âdem (aleyhisselâm) eğer o ağaca el uzatmasaydı, çok fazla lütfu ve sevabı hak etmiş olacaktı. Ama yapmadığında da azaba müstahak olmadı.

İbrâhîm dedi ki:

- Eğer böyle olsaydı, zalimlerden sayılmazdı. Oysa Hak Teâlâ ‘Yoksa zalimlerden olursunuz.’ buyuruyor!

Hüsniye dedi ki:

- Ey İbrâhîm, zulüm, bir şeyi ait olduğu yerine koymamaktır. Yani bir şeyi, kendi yeri dışında bir yere koymaktır.[7] Bir şeyi olmayan yerde yapmak ve yapılması gereken yerde yapmamak da bir şeyi kendi yeri dışında bir yere koymak gibidir. Nitekim bir sünneti terk etmek, bir şeyi kendi yerinden başka bir yere koymaktır. Yahut mekruh olan bir şeyi yapmak ve ondan sakınmamak da aynı hükümdedir ve zulüm sayılır. Nitekim bahçe sahipleri ile ilgili âyette şöyle buyruluyor: ‘Ondan hiçbir şeye zulmetmedi.’ (Kehf: 33)

- Yani her yıl verdiği meyveden, bu yıl da hiç eksiltmedi. Bu durumda ‘Zâlimlerden olursunuz’ ifadesinin manası şöyle olur: O amelin sevabından kendinize düşen payı eksik edersiniz.

İbrâhîm dedi ki:

- Ey Hüsniye, peki Âdem ve Havvâ, neden ‘Rabbimiz kendimize zulmettik. Eğer bizi bağışlamaz ve bize merhamet etmezsen, kesinlikle hüsrana uğramışlardan olacağız.’ (A’râf: 23) dediler. Çünkü sen diyorsun ki, onlar sadece mendup[8] olanı terk ettiler ve yaptıkları günah değildi.

Hüsniye dedi ki:

- Ey İbrâhîm, onlar nefislerine zulmettiklerini itiraf ederek, Allah’tan bağışlanma dilediler. Hak Teâlâ’dan bağışlanma dilemek, günah işlemiş olmayı göstermez. Çünkü zulüm, eksiklik manasında olup, elde edecekleri faydayı kaybetmeleri demektir. Onların rahmet ve bağışlanma istemeleri, Allah’tan sevap kazanmayı hak etmek için ibadet niteliğindedir. Yoksa bu onların günah işlediklerine delil oluşturmaz. Allah’ın Rasûlü (sallallâhu aleyhi ve âlih) şöyle buyurmuştur: ’Ben her gün Allah’a yetmiş defa tevbe ve istiğfarda bulunuyorum![9] Oysa Rasûl’ün (sallallâhu aleyhi ve âlih) hiçbir günahı yoktu.

- Enbiyâ ve evliyânın kulluğu öyledir ki, çokça ibadet etmelerine rağmen onu az bulurlar ve bir edebi biraz terk etseler, bunu büyük günah sayarlar. Her ne kadar onlardan hiçbir günah sâdır olmasa da kendilerini Allah’ın huzurunda önemsiz (tezellül) ve çaresiz (meskenet) kabul etmeleri hasebiyle, kendilerini suçlu görürler. Öyleyse Âdem ve Havvâ’nın kendileriyle ilgili zulüm itirafı ve tevbe istiğfar etmeleri, onların günah işlediklerine delil kabul edilemez.

İbrâhîm dedi ki:

- Ey Hüsniye, mademki öyle, o vakit Âdem’e âsî ve ğâvî[10] demek uygun düşmezdi. Oysa Allah Teâlâ ‘Âdem rabbine âsî ve ğâvî oldu!’ buyurmaktadır. (Tâhâ: 121)

Hüsniye dedi ki:

- Bil ki ey İbrâhîm, Kur’an âyetlerinin çoğu, Allah’ın emirleri, Rasûlü’nün (sallallâhu aleyhi ve âlih) ve onun Ehl-i Beyti’nin buyrukları ışığında tevil edilir. Yoksa zâhirlerine göre hüküm verilmez. İsyan, muhâlefet etmektir. Farzlar ve vaciplerde olduğu gibi, menduplarda da olabilir. İsyan, mendup olan şeylerde ve âdâpta olduğu takdirde, kınanmaya ve azaba müstahak olunmaz.

- Ğâvî sözcüğü ‘yolunu kaybeden’ demektir.[11] Yani Hazret-i Âdem, Allah’ın koyduğu yasağa uymadı ve o yüzden elde edeceği sevaptan mahrum kaldı. Âyette yer alan bu sözcük, Arap şiirlerinde çokça geçmektedir.”

İbrâhîm dedi ki:

- Ey Hüsniye, madem Âdem ile Havvâ günah işlemedi, öyleyse neden Allah onları çıplak hale getirip cennetten çıkardı ve yeryüzüne indirdi?

Hüsniye dedi ki:

- Ey İbrâhîm, Allah Teâlâ Hazret-i Âdem’i yeryüzünde halîfe olması için yaratmıştı. Nitekim O şöyle buyurmaktadır: ‘Yeryüzünde bir halîfe atayacağım.’ (Bakara: 30)

- Hazret-i Âdem şayet o yasak ağaçtan yemeseydi, onu cennetten çıkarmayacak ve hizmet için yeryüzüne göndermeyecekti. Öyleyse Allah’ın onu çıplak hale getirip cennetten çıkarması, günahın cezası olamaz. Çünkü azap, küçümseme ve hakaret yoluyla başkasına verilen acıdır. Âdem’in çıkarılması bir maslahat sebebiyle idi. Nitekim Allah, fakirlik ve hastalığı maslahata binaen verir, azap olsun diye değil.[12]

DİPNOTLAR:

[1] Beşinci İmamımız Muhammed Bâkır şöyle buyurmuştur: “Peygamberler masumdurlar, mutahherdirler. Onlar günah işlemezler, yoldan çıkmazlar, küçük ya da büyük günaha bulaşmazlar.” (Şeyh Sadûk, Hısâl, s. 399, Emâlî, s. 738)

Ehl-i Beyt yolunun ilk dönem önde gelen âlimlerinden Şeyh Sadûk şöyle der: “Bizim nebîler, rasûller, imamlar ve melekler konusunda itikadımız şudur: Onlar bütün kirlerden masum ve mutahherdirler. Onlar küçük ya da büyük günah işlemezler. Allah’ın emirlerine karşı gelmezler. Kendilerine ne emredilirse, onu yaparlar.” (İ’tikâdât, s. 96)

[2] Ehl-i Beyt yolunda, evliya ve vasileri, gaflet derecesine varan unutkanlıktan masum olduklarında şüphe yoktur. Dinin tebliği ve uygulaması konusunda da durum aynıdır. Ama normal yaşamda, ara sıra vuku bulacak unutkanlıktan masum olup olmadıkları tartışmalıdır. Genel kanaat bundan da masum oldukları yönündedir. Ancak örneğin Şeyh Sadûk (Fakîh, Tahrân, 1390, Dâru’l-Kütüb el-İslâmiyye, Tahkîk: Seyyid Hasan Mûsevî, I, 235), Şerîf Murtazâ (Tenzîhü’l-Enbiyâ, s. 121) ve Ebû Ali Tabresî (Mecmau’l-Beyân, II, 490 = En’âm: 68) bunda hiçbir sakınca görmemektedirler.

[3] Alevîlikte, Hz. Peygamber ile amcasının oğlu Hz. Ali’nin, Hz. Âdem’den itibaren tertemiz bir soydan geldiklerine inanılır. Onların ataları arasında imansız ya da meşrû olmayan yoldan dünyaya gelen bir tek kişi yoktur.(Bu hususta “Muhammed ile Ali aynı nurdan yaratılmışlardır” başlığı altında gereken bilgi verilmiştir.)

[4] Nasp (nasb), Arapça bir sözcük olup, bir şeyi dikmek, ayakta tutmak demektir. Maksat, imâmet makamına ehil olan şahsı halkın huzurunda ayağa kaldırıp, herkese göstermektir.

[5] Allah’ın bir yasağı, ihlâli halinde kendisine saygısızlık ifade ediyorsa “tahrîmî”, sadece kulun kendi yararına dönük bir yasaklama ise “tenzîhî” adını alır. Tahrîmî yasağın ihlâli Allah’ın gazabına ve azaba sebep olur. Ancak tenzîhî olan yasağın ihlâli öyle değildir. Tenzîhî bir yasağın çiğnenmesi halinde, bundan sadece kulun kendisi zarar görür, yasağa uyduğunda elde edeceği kazançlardan da sadece kendisi mahrum kalır.

Doktorun akciğer hastasına “sigara içme” yasağı koyması “tenzîhî” bir yasaktır. Hasta doktorun talimatına uymadığı takdirde, ona saygısızlık etmiş olmaz. Yasağı çiğnediğinde, bundan sadece kendisi zarar görür.

Allah’ın her emri vücup (farziyet) ifade etmediği gibi, her yasaklaması da tahrim (haram kılma) ifade etmez. Meselâ oruçla ilgili ayetlerde, oruç geceleri, sabah tan yeri ağarıncaya kadar “kadınlarınıza yaklaşın, yiyin, için…” (Bakara: 187) buyurulmaktadır. Oysa gece vakti hanımına yaklaşmayan, sahurda yiyip içmeyen bir kimse, bununla Allah’a saygısızlıkta bulunmuş sayılmaz. O sadece bu nimetlerden yararlanmamakla, kendisini zora sokmuş olur.

[6] Tâhâ: 118-119’a göre; adına cennet denilen o yerde, Hz. Âdem için şu avantajlar vardı: a) Bol bol yemek. b) Açlık ve susuzluk çekmemek. c) Güneşin yakıcı sıcağından korunmak. Hz. Âdem, yasak ağaçtan yemekle, bu nimetlerden mahrum kaldı.

[7] Zulüm sözcüğünün tanımı için bk. Ezherî, Tehzîbü’l-Lüğa, Beyrût, 2001, Dâr-u İhyâi’t-Türâs el-Arabî, 1. baskı, Tahkîk: Muhammed Ivaz, XIV, 274; İbn Fâris, Mücmelü’l-Lüğa, Beyrût, 1406, Müessesetü’r-Risâle, Tahkîk: Züheyr Sultân, 2. baskı, s. 601; Râğıb İsfehânî, Müfredât, Dimaşk–Beyrût, 1412, Dâru’l-Kalem–ed-Dâru’ş-Şâmiyye, Tahkîk: Safvân Adnân, 1. baskı, s. 537; Feyyûmî, el-Misbâhu’l-Münîr, Kâhire, 1397, Dâru’l-Me’ârif, Tahkîk: Abdülazîm Şennâvî, 2. baskı, II, 386.

[8] Yani, müstehap, yapılması tercih edilen, ama terki günah olmayan.

[9] Hadis için bk. İbn Ebî Şeybe, Musannef, XV, 230-231, XIX, 332-334; Ahmed, II, 282, 341, 450, IV, 260, V, 394, 396, 397, 402; Buhârî, deavât, 3; Müslim, zikir, 41-42…

[10] İbrâhîm bu sözcüğü “azgın, sapık” anlamında kullanıyor.

[11] Buna göre Tâhâ: 121’in doğru meali şudur: “Âdem rabbînin sözünü dinlemedi ve yolunu kaybetti.”

[12] Üstelik söz konusu olay, âdemoğlu için henüz imtihan dönemi başlamadan önce vuku bulmuştur. Yani o vakit sınav yoktu. “Hepiniz aşağı inin oradan, yalnız (şunu iyi bilin ki) size benden bir kılavuz geldiği zaman, kimler benim kılavuzuma uyarsa, artık onlara bir korku yoktur ve onlar üzülmeyeceklerdir. Kâfirlere gelince…” (Bakara: 38-39. Ayr. bk. Tâhâ: 123) âyetleri buna işaret ettiği gibi, Emîr’ul-Mü’minîn hazretlerinin “Onu neslin çoğalacağı sınav yurduna indirdi” (Seyyid Razî, İmam Ali Buyruğu, Nehcü’l-Belâğa, İstanbul, Şubat 2018, Dört Kapı Yayınevi Tercüme: Komisyon, s. 28 = 1 nolu konuşma) sözleri de buna apaçık delildir.