Özgürlük Elçisi Hz. Muhammed (s.a)

Özgürlük Elçisi Hz. Muhammed (s.a)

  • 15 Kasım 2016, Salı

 Muhammed’i özgürlüğün elçisi olarak nitelemek, Müslümanların tarihsel ve güncel algıları dikkate alındığında, onu niteleyen sıfatların en etkilisi olabilir. Bu nitelik,Şarkâvî tarafından, Muhammed’in yaşamından günümüzde insanın karşılaştığı bazı sorunlara yön verecek olayları anlatmak amacıyla yazdığı eserine isim olarak konulmuştur.[1] Onu niteleyen sıfatların kullanılmasının, niteleyicinin amacına ve zihinsel durumuna göre farklılık arz etmesi kaçınılmazdır. Kur’an’da, sadece dört yerde Muhammed ismine atıf varken, onun nebi veya rasûl şeklinde görevine atıflar yapılmaktadır. Bununla birlikte genel olarak onun hakkında “Allah’ın elçisi” belirlemesi kullanılmaktadır. Bu nitelik, atalar dinini bir inanç ve eylem olarak benimsemek suretiyle tevhidi yadsıyan topluluklara indirilen vahiy tarafından belirlenmiştir. Kur’an’ın onun hakkındaki “Allah’ın elçisi” belirlemesinde yer alan “Allah” ismi, onun Allah tarafından sahiplenilmesi ve vahiy olarak anlattıklarının da Allah’ın sözü olmasını açıklamaktadır. “Atalar kültü”nün etkili olması yönüyle, vahyin indiği dönem ile günümüz olgusu arasında bir farklılığın olduğu söylenemez. Ataların, vahyin indiği dönemdeki düşünsel ve eylemsel rolünü, günümüzde belirli dönemlerde yaşamış ulema almıştır. Bunun bir diğer uzantısı da, güncel olarak cemaat liderleri, tasavvuf önderleri, siyasi parti liderleri vs. kişilerin görüşlerinin bağlayıcı ve kutsal olarak kabul edilmesi şeklinde ortaya çıkmaktadır.
Elçi olarak seçildiği topluluklarda onun “Allah’ın elçisi” olması niteliği önemli iken, özgürlüklerin din adına buharlaştırıldığı topluluklarda da onun “özgürlük elçisi” niteliği önem kazanmaktadır. Onun yaşam öyküsünü konu alan tarihsel ve güncel eserler, onun tarihsel bir kişilik olmasına, olguyu biçimlendirmesine, ilkeleri uygulayıcılığına yani beşer oluşuna vurgu yapmamakta; diğer dinlere ait anlayışların biçimlendirdiği kültürel coğrafyanın etkisinde kalarak onu yeryüzünden ve olgudan arındırmak suretiyle beşeri niteliklerden arındırmaktadırlar. Özellikle onun elçiliğini doğrulamaya ikna etmek amacıyla yazılan eserlerde, onun yaşamı tamamen olağanüstülük ilkesi çevresinde yer almakta ve o, olgudan uzaklaştırılmaktadır.Bu anlayıştaki bilginler, gerçekte onun yaşamını kaleme almamakta, Allah’ın bir beşer vasıtasıyla gerçekleştirdiği fiillerini yazmış olmaktadırlar. Onu düşünsel ve eylemsel olarak değil de biçimsel olarak örnek edinme amacında olan bazı anlayışlar açısından da, onun biçimi önemlidir. Bu anlayış da, “şemâil” fıkhını doğurmakta ve hadis ve fıkıh kitaplarında onun şemâili söz konusu alanlara öncelenmektedir. Bunun neticesinde de onun “güzel örneklik” niteliği, döneminin örf ve adetlerinden öte bir anlam ifade etmeyen biçimsel örnekliğe indirgenmektedir. Olağanüstülük veya biçimsellik özelliğindeki bu yazınların her iki türü de, onun doğal yaşamını anlatma amacını gütmemektedir.
Allah’ın elçisinin ismi olarak “Muhammed” ismini kullanmak ve ismin önünde “hazret/Hz.” şeklinde isme öncelenen bir sözcük ve ardında “salat ve selam üzerine olsun” şeklinde bir övgü sözü kullanmamak, onu, kendisine vahy edilmiş bir beşer olarak görme amacımızla ilişkilidir. Muhammed’in veya başkalarının isimlerinin başlangıcında kullanılan nitelikler, niteliklerin isimden yani kişiden önce gelmesi ve bu niteliklerin de bir kişiye özgün olmayıp genel olarak insana ait olması nedeniyle doğru bir tarz değildir. Tanrı tarafından ona salat ve selam getirilmesi şeklindeki emir, onun isminin anılmasıyla ilişkili değil; onun görev ve sorumluluklarını içtenlikle yerine getirmesiyle ilişkilidir. Arapların geleneksel isimlendirme yöntemine uygun olarak “Muhammed b. Abdillah” olarak isimlendirmek, belki de onun insan türünün bir ferdi oluşuna daha açık bir vurgu yapabilir. Fakat onun elçilik/risâlet görevini dikkate almak, kendi ailesine nispetinin ötesine onu taşımaktadır. Bununla birlikte Muhammed isminin bir isim olmanın ötesinde, onun eylemleriyle kazandığı bir nitelik olduğu da unutulmamalıdır.
Özgürlük, pek çok disiplinin konusunu oluşturduğundan farklı şekillerde tanımlanmaktadır. Cürcânî, özgürlüğü “varlığa olan bağlılıktan çıkmak; bütün ilişkileri kesmek ve başkalarından uzaklaşmak”[2]tanımlamakta ve özgürlüğün mertebelerinden söz etmektedir. Bu tanımın mistik bir özellik taşıdığı açıktır. Türk Dil Kurumunun hazırladığı sözlükte özgürlük; “Herhangi bir kısıtlamaya, zorlamaya bağlı olmaksızın düşünme veya davranma, herhangi bir şarta bağlı olmama durumu, serbestî” veya “Her türlü dış etkiden bağımsız olarak insanın kendi iradesine, kendi düşüncesine dayanarak karar vermesi durumu, hürriyet”[3] olarak tanımlanmaktadır. Bu tanımda, insanın söz ve eylemlerine etki eden dış etkenlerden bağımsız olma, özgürlüğün temel özelliği olarak belirtilmektedir. Özgürlük sözcüğü, Arapçadaki hürriyet sözcüğünün yerine kullanılmaktadır. Bu sözcük ise asıl olarak Arap dilinin oluştuğu olguda bir gerçekliğe atıfta bulunmaktadır. Terimlerin anlamlarını belirlemede olgusallık birincil derecede etkili olduğundan, bu kavramın semantik anlamı önem kazanmaktadır. Bu terimin karşıtı olan köle sözcüğü, savaşta esir alınan ve özgürlükten yoksun bırakılan bir bireyi ifade etmektedir ki bu uygulama bu terimin oluştuğu dönemlerin savaş hukukuna bağlı olarak ortaya çıkmıştır. Özgürlük; insanın temel yaratılış özellikleri yönünden gerçekleştirmesi istenen olguların önündeki engellerin kaldırılmasıdır. Bu temel yaratılış özellikleri, insanın düşünce, duygu ve eylemidir. Düşünce ile amaç batıldan uzaklaşmak ve gerçeği bulmak, duygu ile amaç çirkinden uzaklaşmak ve güzeli bulmak ve eylem ile amaç da kötüden uzaklaşmak ve iyiyi yaratmaktır. İşte özgürlük; insanın temel yaratılış özellikleri yönünden olumlu nitelikleri yaratmasının önündeki engelleri kaldırmak; duygu, düşünce ve eylemlerine baskı kurmamaktır. Bu belirleme doğrultusunda dinin temel amacının insanı olumlu niteliklere doğru yönlendirmek ve bu nitelikleri yaratmasını sağlamak olduğunda şüphe yoktur. Buna bağlı olarak diğer elçilerin ve Muhammed’in elçi olarak görevlendirilmesinin temel amacının, insanın söz konusu olumlu niteliklerini açığa çıkarmak olduğu söylenebilir.
       Düşünsel olarak gerçeği açığa çıkarmanın yolu, düşüncenin önündeki engelleri kaldırmaktır. Kur’an’ın anlatımlarında bu engel, insanın kendi içinden ve dışından olmak üzere iki unsur olarak belirlenmiştir. İç etken insanın kendi hevasına uyması iken, dış etken atalar kültüdür. İnsanın içsel etkenleri insanın yaratılışında var olan kötülük işleme dürtüleridir. İnsanın iyilik ve kötülük işleyen varlık olarak tasarlanması, onun kötülük yapma eğilimlerinin olduğuna işaret etmektedir. Bu durum, “nefse ve yaptıklarına and olsun ki Allah ona kötülük ve iyilik yapma yetkinliği verildi”[4] ayetinde dile getirilmiştir. Bu anlatımda kötülüğün iyilikten önce yer alması, kötülüğün insana zevk veren bir şey olmasıyla ilişkilidir. Nitekim bu ayetin devamında onu/kendisini arındıranların kurtuluşa erecekleri ve kirletenlerin de ziyana uğrayacakları ifade edilmiş ve arıtma sözcüğü kirletme sözcüğünden önce zikredilmiştir. Bu durumda insanın yaratılış itibarıyla iyilik ve kötülük yapma yetkinliğinin eşit derece olduğu bildirilmiştir. Bu açıdan bakıldığında, vahyin temel amacının insanın arınmasına yol göstermek olduğu söylenebilir. İnsanın düşünce özgürlüğünün önündeki dışsal etken olarak belirlenen atalar kültü, dinsel karizmatik kişiliklerin düşünce, duygu ve eylem olarak belirleyici rollerine atıfta bulunmaktadır. Kur’an’da bu anlamda mecazi olarak kullanılan “baba/eb” sözcüğü, bu yaptırım gücündeki karizmatik kişiliklere işaret etmektedir. Etkin bir biçimde toplumda var olan atalar kültü, insanın söz konusu özelliklerini ortaya çıkarmasına engel olmaktadır. Muhammed’in Mekke dönemindeki karşıtlarının pagan topluluklar oldukları bilinmektedir. Bu dönemde indirilen ayetlerin, tema yönünden pagan inançlarını konu alması ve onları eleştirmesi bunun kanıtıdır. Bu toplulukların Tanrı’ya ortak koşmak şeklindeki eylemlerini ortaya çıkaran etken, ataların bu inançları kabul etmeleri ve kendilerinin de onların etkisinden kurtulma yetkinliklerini yadsımış olmalarıdır.[5]
       Müslümanların tarihinde Mekke’nin fethi, yayılmacı bir politikanın sonucu olarak değil de, özgürlükçü bir politikanın ürünü olarak kabul edilmelidir. Bu fetih, sonraki dönemdeki kralların gerçek nedeni gizlenmiş ve toplulukları savaşa teşvik etmek için “îlâ-i kelimatullah” olarak simgeselleştirilmiş yayılmacı politikalarına göre farklılık içermektedir. Kur’an, bu nedenle savaşmanın yönünüinkarcılar ve paganlara yöneltmiş ve başkasının yaşama, korunma, çoğalma gibi temel haklarına karşı savaşmayı emretmemiştir. Muhammed’in yaşamı boyunca yaptığı savaşlara bakıldığında, bu savaşların o dönemde var olan Bizans, Sasani vs. diğer devletlerden farklılıklar içerdiği görülmektedir. Bu ülkeler tarafından yapılan savaşlar, yayılmacı bir özelliğe sahip olmasına karşın, Muhammed dönemindeki savaşlar savunmacı bir özelliğe sahiptir. Bu savunmacı özellik, Medine’nin etrafına hendek kazmak suretiyle gerçekleştirilen hendek savışında çok net olarak açığa çıkmaktadır. Kur’an’da sevgi ve adalet temeli üzerine inşa edilmiş tebliğ görevi, savaş yerine barışı gerektirmektedir. Bununla birlikte savaş, bazı nedenlere bağlı olarak gerekli görülmüştür. Bu bağlamda “müşrikleri nerede bulursanız öldürün”[6]ayeti, genel bir anlam taşımamakta, savaş sırasında müşriklerin öldürülmeleri anlamını taşımaktadır. Bu nedenlere bağlı olarak Muhammed’in “rahmet ve savaş peygamberi” olarak isimlendirilmesi yerine, “adalet ve kurtuluş peygamberi” olarak isimlendirilmesi, Kur’an’ın onun hakkındaki nitelemelerine daha uygun düşmektedir.
       Geleneksel devletlerin köleleştirme eylemlerine karşıKur’an’ın cephe aldığı görülmektedir. O dönemlerin savaş algısında ve uygulamasında, savaşılan toplulukların bireylerinin köleleştirilmesi ve ürettikleri malların gasp edilmesi mevcuttur.  Yukarıda söz konusu ettiğimiz korunma, barınma ve üreme şeklindeki insanın temel haklarını ortadan kaldıran bir olgudur savaş.Köle sözcüğünün karşılığı olarak Arapçada abd, rakabe, eme sözcükleri kullanılmaktadır. Allah insan arasındaki ilişkiyi rab-abd ilişkisi olarak tanımlamak, olgusal bir örnek bulmak amacından kaynaklanmaktadır. Aslında efendi ve köle arasındaki ilişki, tarihsel hukukun bir parçası olarak alınması ve satılması mümkün olan bir bireyi ve ona sahip olan kişiyi ifade etmektedir. Bu olgunun dışında gelişen anlayışlarda, olgusal atıfların olmamasından ötürü abd sözcüğü yerine kul sözcüğü gelişmiştir. Köle, efendisinin emirlerine itaat etmek zorunda olduğundan, kölenin istenç özgürlüğü söz konusu değildir ve ancak efendinin istenç özgürlüğü söz konusudur. Fakat insan-Allah ilişkisi, bireyin zorunlu ve karşı konulmaz eylemlerine dayanmamakta; istekli bir kabullenişe dayanmaktadır. Bu bakış açısıyla kulluk, insana kulluktan Allah’a kulluğa yönelmekte; asıl olarak da özgürleşme anlamına gelmektedir.
       İnsanı diğer varlıklardan ayıran ve onu üstün konuma getiren, Tanrı tarafından ona verilmiş özelliklerdir. Bu özellikler; biliş, duygu ve eylemdir. İnsanın bu üç özelliği yapma ve terk etme yönlerine sahiptir. İnsanın biliş özelliği, batılı terk etmesi ve gerçeği yaratmasıdır. Duygu yönünden çirkinden uzaklaşması ve güzeli ortaya çıkarması, eylem yönünden de kötüyü terk etmesi ve iyiyi ortaya çıkarmasıdır. İnsanın temel yaratılış amacı, yaratan bir varlık olması nedeniyle insan; biliş, duygulanım ve eylem yönünden yaratıcılığını olumlu yönde geliştirmek durumundadır. Burada olumlu nitelikler gerçek, güzel ve iyi iken, olumsuz nitelikler batıl, çirkin ve kötüdür. İnsanın yaratıcılığı bu üç özelliğinin olumlu olarak geliştirilmesinden ibarettir. İşte insanın özgürlüğü, söz konusu nitelikleri yaratabilmesi için baskıların ortadan kaldırılmasıdır. 
Müslüman topluluklarda düşünce özgürlüğü terimi her ne kadar gerçekçi olmayan bir olguyu anlatıyor gözükse de, asıl olarak düşüncenin herhangi bir korku ve kaygı olmaksızın üretilmesi anlamına gelmektedir. Fakat bu ifadeyi çoğu kere düşünceyi “ifade etme özgürlüğü” olgusunu açıklamak üzere kullanmaktayız ve bununla kastımız, açıklanmamış bir düşüncenin anlamsız olacağıdır. Bununla birlikte bu terimi dinsel etkilerin baskı oluşturduğu anlayışlar açısından,  düşüncenin üretilmesi sürecinde oluşturulan yapay korku ve endişeleri ifade eden bir tarzda kullanmak mümkündür. Bu korku ve endişeler, insanı inkara götüren düşünce ve eylemlerin çoğaltılmasıdır. “Küfre düşme” korkusu özgür düşüncenin önündeki en önemli engeldir. Halbuki düşüncenin kişiyi küfre düşürmesi şöyle dursun, onun ilimde kökleşmesinin bir aracıdır. Düşünme, bir araç olması nedeniyle Kur’an tarafından övülmekte ve iman etme emrinden daha fazla ayette emredilmektedir. Bunun da ötesinde, bizzat Kur’an’ın kendisi insana düşünme yöntemlerini öğretmektedir.İnkara düşme korkusu nedeniyle, belirli ibadetlerin arkasından “iman yenileme” olgusu ortaya çıkmakta, tevhit ve şahitlik ifade eden sözler dillerde tekrarlanmaktadır. Bu eylemler bunun da ötesine taşarak, ölüm anında kişinin “imansız” olabileceği olasılığına karşın son nefeste söylenmesi gereken sözler olarak dışarıdan telkin edilmektedir. Halbuki iman ve inkar bilinçli eylemlerdir ve kişi istemediği sürece mümin ve kafir olmaz. Düşünceyi engellemek üzere öncekine bağlı olarak üretilen diğer bir kanıt ise, kişinin söz ve fiilleri sonucu nikahının gereçsiz olacağıdır. Küfre düşen bir kişi ile evliliğin imkansızlığı üzerine inşa edilen bu anlayışın sonucu olarak geliştirilen bu korku, insanların nikahı önemli bir olgu olarak kabul etmelerine bağlıdır. Nikah, evlilik olgusunun gerçekleşmesi için gerekli bir akit olduğu gibi, nikahın geçersizliği de ancak bu akdin feshedilmesi sonucu gerçekleşir. Geleneksel teologlar kader sorunuyla ilgilendikleri kadar, özgürlük sorunu ile ilgilenmediler.   Bu teologların kader sorunu ile ilgilenmeleri, gerçekte kaderin Kur’an’da tartışılan veya Müslümanların yararlı eylemler üretmesini engelleyici bir sorun olmasına dayanmamaktaydı. Bu sorunun temelinde, siyasal otoritelerin icraatlarının dinsel düşünce aracılığıyla yasallaştırılması ve bu otoritelere karşı yürütülen muhalefet hareketlerinin yine din adına bastırılması birincil amaçtı. Kader sorunu ekseninde yürütülen tartışmalar, irade özgürlüğü geliştirmek şöyle dursun, Mutezile, ilk dönem Şia ve güncel olarak Alevilik dışarıda tutulacak olursa, insanın irade özgürlüğünün yadsınması olarak son buldu. İrade özgürlüğü, elbette özgürlük sorunun önemli bir parçasını oluşturmaktadır. Fakat bu özgürlüğün tartışılması, ancak sosyal alanda mümkündür. İnsanın özgürlüğü problemi sosyal alanda kabul edilmediği sürece, ontolojik anlamda onun özgürlüğünün herhangi bir anlamı da mevcut değildir.
Bireyin bilişsel olarak doğruladığı ve inandığı nesneler, insanın dışında ve onun yapısına aykırı olarak oluşturulmuş nesneler olmayıp, onun varlığı ve oluşu anlamlandırması sonucu oluşan nesnelerdir. İnançlar; bize ait anlamlardır ve Tanrı tarafından biçimlendirilmemişlerdir. İnançların, içerisinde ortaya çıktığı toplumsal yapıları ifade etmesi işte bu nedenden ortaya çıkmaktadır. Sözgelimi Tanrı’nın kendisihakkında konuşmaları, zaman ve mekandan aşkın bir varlık hakkındaki konuşmalar olmanın ötesinde, zaman ve mekanda yaşayan olgun insana ait konuşmalardır.  Kendisi hakkında konuşmalarının özü, zat, sıfat ve fiil olarak “hiçbir şeyin kendisine bezemediği” aşkın bir varlığın var olduğundan öteye gitmemektedir. Bu tanımlamalar, bize bildirilmemiş olsa da, akli olarak Tanrı’nın bu şekilde konuşması kaçınılmazdır. Onun zatının varlığı, aslıda bizim için bir engel değil bir garanti,diğer bir deyişle geleceğe güvenle bakmamızın garantisidir. Geleneksel teologların, Tanrı’nın sıfatları hakkındaki konuşmalarını, sıfatlar konusundaki tartışmaların ortaya çıktığı düşünsel ve siyasal ortamın etkisinden bağımsız olarak ele alıp incelememekle, Kur’an’ın bu konudaki anlatımlarını saptırdıkları ve onun anlaşılmasının önünde bir engel oluşturdukları söylenebilir. Tanrı’nın “zat ve sıfatları” hakkında odaklaşınca, onun fiillerine ait genel geçer ilkeler üzerinde bir teori üretilemedi. Bununla birlikte bu bakış açısı, Tanrı’nın fiillerinden çok insanın fiillerine ait niteliklerin ortaya çıkmasını da engellendi. İnançların varlığa ve oluşa ait anlamlar olması nedeniyle, onun doğasına uygunluk arz ettiği söylenebilir. Bu yönüyle inançlar, insan tarafından belirlenmiş ortak anlamlardır. Tarihsel süreçte inançların siyasal ve bireysel çıkarların aracı olarak kullanılması, onlardaki ayrışmanın ve uğruna kafaların uçurulmasının nedeni haline gelmiştir. İnançlarda her ayrışma, gerçekte toplumun kendisini onunla var ettiği ve kendine özelleştirdiği nesneler haline gelmektedir. Bu nedenle inançların delillerini ortaya çıkarmak için çaba sarf etmek anlamsızlaşmaktadır. Onların delili, aşkın bir varlıktan indirilmiş bir metinde var olmasının ötesinde, insanın bilincinde gizli veya açık olarak vardır. İnançlar konusundaki baskı, toplumların kendi etki alanlarını genişletmek üzere yaptıkları yararcı/çıkarcı eylemlerdir. Başkasının kendi inançlarını benimsemesi üzere baskı kuran her otorite, aslında yukarıda söz konusu ettiğimiz kendi inançlarının etki alanını, yani kendi varlık ve etki alanını genişletmek üzere bunu yapmaktadır. Muhammed’in, insanları kabul etmeye çağırdığı inançlar ise insanın doğasının gereği olan inançlardır.  Bu inançların temel hedefi, yine insana dönüktür ve bu hedef de kimlikli ve kişilikli bireyi ve toplumu yaratmaktır. Geleneksel tartışma platformunda “zorlananın imanı” tartışıldığı halde “zorlayanın imanı” tartışılmamıştır. Zihni iman ile dolu olduğu halde İnkar etmek için zorlanan bir insanın inkarının geçersizliği konusunda,   “Kalbi imanla dolu olduğu hâlde zorlanan kimse hariç, inandıktan sonra Allah’ı inkâr eden ve böylece göğsünü küfre açanlara Allah’tan gazap iner ve onlar için büyük bir azap vardır” 16/106) ayetinde açıklanmasından ötürü genel bir kabulün olduğu görülmektedir. Bu anlatım, her ne kadar zihinsel olarak inkara eğilimli kimseler için büyük bir azabın olduğunu açıklasa da, başkasını inkara zorlamanın kötü bir eylem olduğunu da açıklamaktadır. Bir kimseyi inkara zorlamak kötü bir eylem olduğu gibi, imana zorlamak da kötü bir eylemdir. Asıl olan, insanları zihinsel olarak inanmaya hazırlamaktır. İman, bilinçli bir eylemdir ve ancak kişinin bilinçli olarak iman nesnelerini kabul etmesiyle gerçekleşir. Buna bağlı olarak ister inkarın lehinde ve isterse imanın lehinde mahalle baskısı oluşturmak, bizzat Kur’an tarafından yasaklanmıştır. Fakat geleneksel olarak dinden dönenler/mürtet hakkında verilen fetvalar, kişilerin inkar eylemlerine karşılık onların öldürülmeleri şeklindedir. Diğer dinsel eylemler de bu şekildedir. Dinsel eylemler için baskı yapılması anlayışı kabul edildiği sürece, otoriteyi elinde bulunduran diğer güçlerin de kendi görüş ve uygulamalarının kabul edilmesi ve uygulanması için baskı kurmaları da kabul edilmiş olacaktır. İşte Muhammedî tebliğde baskı unsurunun olmaması ve gönüllere hitap etmesinin gerekçesi budur. Muhammed’in vefatından sonra, İslam inançlarının fırka, mezhep, tarikat, cemaat inançlarına dönüştüğü ve bu netliğin günümüzde de varlığını devam ettirdiği görülmektedir. Bununla ilişkili olarak her gurup kendi inançlarının doğruluğunu savunmakta, dinsel inançların tebliği de bu gurupların inançlarını tebliğe dönüşmektedir.
Müslüman dünyada, kişisel ilişkiler özgürlüğünün korunmadığı görülmektedir. Bu özgürlük, kişinin ekonomik alanda karşıdakinin inancına bağlı olmaksızın ticaret yapmasını, anlaşmalar yapmasını, evlilikler inşa etmesini öngörmektedir. Kur’an inkarcıların dost edinilmesini yasakladığı halde, onlarla ticaret yapılmasını yasaklamamaktadır. Yasaklanan dost edinme ise onlarla sosyal ilişkilerin yasaklanması anlamında olmayıp, onların emir ve direktifleri doğrultusunda icraatlar yapmayı ifade etmektedir. Ticaretin ilkesi, satıcının alıcıyı aldatmaması; alıcı ve satıcının karşılıklı olarak zarar etmemesidir. Muhammed, kendi yaşamı süresince Mekke ve Medine’ye mal getiren tüccarların inançsal kimliğini sorgulamaksızın onlarla ticaretyapmıştır. Ticarette tüccarın dürüstlüğüve malın kalitesi esastır. Fakat güncel olarak sorun, satılan malın kalitesinin ve dürüstlüğün ötelenmesi, dinsel kimliğin ticarette birincil değer olarak kabul edilmesidir. Bunun sonucunda, dinsel kimliğin arkasına sığınarak toplumu aldatan tüccarlar ortaya çıkmakta; aldatma olgusu da Müslüman toplumların karşı karşıya kaldığı bir sorun olarak varlığını sürdürmektedir. Burada oluşturulan kimlik, gerçek anlamda İslami ve insani ahlaki ilkeleri benimsemiş Müslüman kimliği değildir elbette. Çünkü dinsel kimlik, eylemlerin inşa ettiği kimlik olmaktan çıkmış ve tamamen dış görünüşe indirgenmiştir. Ekonomik yaşamı düzenleyen ayetler incelediğinde, alışverişte aldatanları eleştiren anlatımlar, işte bu nedenle vahyin konusunu oluşturmaktadır.
Çağdaş dünyanın sorunlarından birisi de, evliliklerde dinsel kimliğin birincil şart olarak koşulmasıve başka din mensuplarıyla evliliklerin yasaklanması veya ancak belirli koşullara bağlı olarak uygun görülmesidir. Evlikteki yasaklama uygulamaları, bazı durumlarda bir dinin farklı yorumlarını benimseyen insanların evliliklerinde de bir sorun olarak ortaya konmaktadır. Fakihler, bir Müslüman erkeğin Yahudi ve Hıristiyan kadınla evliliğini uygun görmelerine rağmen,  Müslüman bir kadının Yahudi ve Hıristiyan erkekle evlenmesini uygun görmemektedirler. Bu görüşün, karşı din mensuplarının uygulamaları esası üzerine oluşturulmuş olsaydı, belki de bunda bir sorun olmayacaktı. Fakat çağdaş dünyada bile evliliklerde ilk olarak din değiştirme olgusunun geçerli olduğu görülmektedir. Sözgelimi geçen yıllarda Yunanlı bir aktrisle evlenen Türk mankenin evliliği bu gerekçelerle bir sorun olarak ortaya konmuştu. Kur’an’da putperestlerle evlenilmesi yasaklayan bir hükmün olması, putperestlerle evlenmenin yasak oluşunu değil, onlarınMüslümanlara karşı uyguladıkları hükümdür ve bu nedenle evrensel değil dönemseldir.  Muhammed, kendisine İskenderiye valisi Mukavkıs tarafından gönderilen ve kaynaklarda Mârie/Meryem olarak ismi geçen cariyeyle evlenmiş ve bu evliliğinden İbrahim dünyaya gelmiştir.
Müslümanların dilinde yaratma sözcüğünün insan için kullanılması, yaygın olmanın ötesinde dinsel metinlere dayanılarak yadsınmaktadır. Gerçekte, insanlığın bilim ve tecrübe olarak gelişmesi, insanın yaratıcılığının savunulması ile ilişkilidir. “Allah’tan başka yaratıcı yoktur” ifadesi, her ne kadar dinsel metinlere dayanmasa ve hatta bu ifadeyiyadsıysananlatımlar mevcut olsa da, ilk olarak insanın irade özgürlüğünün yadsınması bağlamında siyasal otoritenin uygulamalarının dinsel gerekçelerini ortaya koymak arzusunu desteklemiştir. “Allah yaratanların en güzelidir”[7]ifadesi, Allah’tan başka yaratıcı yoktur yargısını yadsımaktadır. Fakat insanı diğer varlıklardan ayıran temel niteliği onun yaratıcılığıdır. Tanrı kendi özüyle bir zaman ve mekanda olmaksızın var olan bir yaratıcı iken, insan Tanrı’nın yaratma fiili sonucunda var olan yaratılmış bir yaratıcıdır. Yaratma sözcüğü, insan tarafından üretilen her şeyi kapsamaktadır. İnsanın biçim verdiği, geliştirdiği, keşfettiği her şey onun bu özelliğinin sonucu ortaya çıkmaktadır.
Köleliğin bir kurum olarak yapılandırılması, İslam öncesi dönemlere rastlamaktadır. Kur’an’da, köleleri özgürleştirme eylemi övülmektedir. Kur’an’ın kölelik sistemini kaldırmak için bir çabasının olduğu söylenebilir. Kur’an’da kölelerle ilgili hükümlerin olması, bu kurumun meşruluğuna delalet etmez. Kur’an kölelerin özgürleştirilmesinin önemli bir eylem olduğuna işaret etmektedir. İlk olarak; Yetimlerin doyurulması ve kölelerin özgürleştirilmesi eylemi övülmektedir.  İkinci olarak da yasaklanan bazı eylemlerin yapılması durumunda kefaret olarakkölelerin özgürleştirilmesi eylemi seçeneklerden birisi ve hatta en önemlisi olarak belirtilmiştir. Bu bağlamda yer alan kötü eylemler de, hata ile bir Müslümanın öldürülmesi, bir kimsenin zihâr yaparak eşini boşaması ve yalan yere yemin etmektir. BirMüslümanın öldürülmesi eyleminde kişinin mensup olduğu topluluğun düşman bir topluluk veya aralarında anlaşma olan bir topluluk olması arasında bir farklılık mevcut değildir. Yemin etmek ve bu yeminin kefareti olarak kölelerin özgürleştirilmesi, fakirlerin yedirilmesi veya giydirilmesi eyleminden sonra ikinci sırada yer almaktadır. Zihâryapıp da tekrar hanımıyla birlikte olmak isteyen bir kimsenin işlediği bu suça karşılık olarak kölesinin var olması durumunda kölesini keffaret olarak azat etmesi emredilmektedir. Zihâr, o dönemde bir boşanma şeklidir ve bir kimsenin karısının bir organını veya tüm organlarını kendisine haram olan bir kimsenin organ veya organlarına benzetmesi suretiyle gerçekleşen bir boşanma şeklidir ki İslam öncesi dönemden kalma bir boşanma şeklidir ve Kur’an tarafından kaldırılmıştır. Bu boşanmadan sonra kefaret olarak kölesi olanın onu özgürleştirmesi eylemidiğer kefaret eylemlerine öncelenmiştir. Kur’an’da kölelik hakkında bu hükümlerin bulunması, kölelik kurumunun yasallaştırmak için değil, var olan bir kurumu ortadan kaldırmak içindir. Bu kurum hakkındaki yanlışlıklar, Muhammed sonrası dönemde köleliği bir kurum olarak yasallaştırmak ve Kur’an’ın bu amacını ötelemelerinden kaynaklanmaktadır. Diğer yandan da fakihlerin dinsel eylemleri yerine getirmek için ilk şart olarak özgürlüğü belirlemeleri de manidardır. Özgür olmayanın dinsel eylemleri yerine getirmedeki imkansızlığı, bu şartın konulmasını gerekli kılmıştır. Savaş esirleri konusunda Muhammed’in uygulamaları, sonraki Müslümanların uygulamalarından farklıdır. Bedir savaşında esir alınan kişiler, belirli eylemleri yapmaları karşılığında serbest bırakılmıştır. Onlar esir olarak köle pazarlarında satılmamışlardır. “Köle pazarı” deyimi, tarihteki bu uygulamalardan alınmış ve insanların bir ücret karşılığı satılması veya kullanılması olgusunu anlatan bir deyim olarak günümüze kadar varlığını sürdürmüştür.
Çeşitli dönemlerde din anlayışında sahip yöneticiler tarafından uygulanan dinsel yargılamalar ve verilen cezalar, dinsel baskının boyutunu açıklamaktadır. Müslümanlar tarafından uygulanan mihne;Mutezili görüşlerin devlet görüşü olarak kabul edildiği dönemlere aittir. İnsanların belirli sorularla imtihan edilmesi anlamına gelen bu sözcük, çeşitli alimlerin Kur’an’ın yaratılmışlığı veya yaratılmamışlığı görüşünden ötürü sorgulanmaları ve yaratılmışlığı görüşünü kabul edenlerin özgür bırakıldığı, yaratılmamışlığı görüşünü benimseyenlerin ise cezalandırıldığı dönemleri kapsamaktadır ki, bu dönem Abbasi devlet yönetiminde 198–232/813–846 yılları arasında devam etmiştir. Bu sorguda sorulan soru, asıl olarak İslam düşüncesinin önemli ve hatta İslami bir dünya görüşü açısında hiç de önem arz etmeyen Kur’an’ın yaratılmışlığı konusunda olması, bu sorgulamayı daha da anlamsızlaştırmaktadır. Hıristiyan dünyasında ortaya çıkan engizisyon mahkemeleri uygulaması da İslam dünyasında uygulanan mihneden biçim ve sonuç yönünden farklı değildir. Engizisyon uygulaması ortaçağ batı dünyasında uzun bir zaman devam etmesine karşın, mihne daha kısa süreli olarak uygulanmış fakat sonraki dönemlerde de biçim değiştirerek varlığını devam ettirmiştir. Bu yeni biçim, iktidardaki mezhep görüşüne aykırı görüş belirtenlerin, çeşitli inançsal kimliklere nispet edilmesini içeren inançlar şeklindedir. Mihneuygulaması, bir yönüyle siyasal otoritenin dinsel görüşünü kabul etmek noktasında din mensuplarının zorlanmasını ihtiva etmektedir. Kur’an’daki “zihni iman dolu olduğu halde zorlanan dışında” ayeti her ne kadar müşrikler tarafından inkara zorlananlar hakkında indirilmiş olsa bile, mihne uygulamalarına maruz kalanları içerisine alacak biçimde de yorumlanmıştır. Mihne ve engizisyonun temel özelliği, kabul edilmiş dinsel öğretilere aykırı fikirlerin ortadan kaldırılması ve kabul edilmiş öğretilerin halkın geneli tarafından benimsenmesini sağlamaktır.
Güncel olarak da engizisyon ve mihne ve aynı zamanda verilen cezalar farklı biçimlerde devam etmektedir. Dinsel görüşlerinden ötürü dışlama, ötekileştirme, sosyal ilişkileri kesme, öldürme ve hatta bazen de diri diri yakma uygulamaları, günümüzde varlığını sürdürmektedir. Tarihsel ve güncel olan arasındaki tek fark, tarihsel olan cezalandırmalar sorgulamadan sonra gerçekleştirilmekte iken, güncel cezalandırmalar sorgulama olmadan gerçekleştirilmektedir. Tarihsel cezalar, sürgün, boyunların vurulması, hapis vs. şeklinde iken; günümüzdeki cezalar medya tarafından linç edilme, kötüleme, suikast vs. olarak sürmektedir. Tarihsel sorgulamalar ve cezalandırmalar siyasal otoriteler tarafından yapılmakta iken; günümüzde bu uygulamalar siyasal otoriteler ile birlikte, çoğunlukla başkaları tarafından görevlendirilmiş kişiler tarafından yapılmaktadır. Müslümanların yönetim tarihi incelendiğinde, kendi görüşünü merkeze alarak o görüşü tanrısal görüş olarak kabul edip, onun dışındakileri cezalandırmayan bir yönetim neredeyse yok gibidir. Çoğu kere de, Müslüman topluluklarda yaşayan gayri müslim topluluklara daha fazla özgürlük alanı tanındığı da görülmektedir.
Muhammed’in “veda hutbesi”ne, Müslümanların tarihsel ve güncel yaşamlarında yeteri kadar değer atfedilmediğini söylemek mümkündür. Bu söylev, bir ibaresi dışında dikkate alınmadı. Bu ibare de, onun insanlara bıraktığı nesnelerle ilişkilidir. Bazı fırkalar, kendi mezhepsel görüşlerini bu söylemin bir ibaresi olarak görmek suretiyle kendi görüşlerini kutsallaştırmak yolunu izlemektedirler. Onun, inanan insana bıraktığı iki şeyden birisi olan “Allah’ın kitabı” olduğunda birliktelik varken, diğer ikincisinin sünnet veya ehl-i beyt olduğu, mezhepsel bakış açılarına göre değişmektedir. Bu söylemin temel hedefi, insana hak ve sorumluluklarını anlatmak suretiyle onu özgürleştirmektir. Bu söylev insanın can, mal, namus, şeref bakımından her türlü saldırıdan korunduğunu ilan etmek ile başlamaktadır. Kabileler ve aileler arasında gerçekleşen kan davalarının kaldırılması, kişilerin yaşama hakkının kutsallığına dikkat çekmek içindir. Geçmiş yetkelere ait faizlerin kaldırıldığının ilan edilmesi, ekonomik özgürlüklerin geliştirilmesi ve kişi veya toplumların ekonomik baskılardan arındırılmasını amaçlamaktadır. O dönemin bir sorunu olarak kadın haklarının bu söylemde yer alması, çağdaş Müslüman topluluklar açısından da geliştirilmesi gerekli haklar açısından önem arz etmektedir. Hiç kimsenin soy bakımından üstün olmadığı ve üstünlüğün ancak eylemler bakımından elde edildiği ilkesi, çağdaş dünyada da geçerli olan önemli bir soruna dikkat çekmektedir. Dönemin bir sorunu olarak takvim düzenlemelerinin bu söylemde konu edinilmesi, bu yetkiyi ellerinde bulunduranların amaçlarına uygun hareket etmelerini engellemek suretiyle, herkes için genel geçer bir zaman düzenlemesinin gereğini belirtmektedir. Güncel olarak ortaya çıkan orucun başlangıç ve bitişinin belirlenmesi konusundaki tartışmalar, amaçlar faklı olsa da bu sorunun devam ettiğini göstermektedir. Bu amaç ise teknolojik ve sosyal gelişmelerin gerisinde kalan yetkelerin, ancak bu gibi önemsiz konularda bölgesel güç olma iddialarının ötesine gitmemektedir. Bütün bunların sonunda Müslümanların kendi dinsel metinlerinde var olan hak ve özgürlükleri ortaya koymak suretiyle insan hakları evrensel bildirgesi ortaya koymaları hiçbir zaman mümkün olmamıştır ve bu anlayışın devam ettiği sürece de bunun ortaya konmasının imkansız olduğunu söylemek mümkündür.
Sonuç olarak, Muhammed’in tarihsel bir kişilik olarak Kur’an tarafından biçimlendirilen uygulamalarının, özü itibarıyla insanın özgürleştirilmesi üzerine kurulduğunu söyleyebiliriz. Din, tabu üretmemekte; din adına tabular üretilmektedir. Tabuların kaldırılması, İslam’ın temel amaçları arasında yer alır. İnsana ait dokunulamaz ve tartışılamaz hiçbir konu mevcut değildir. Tabuların kaldırılması, insanın yaratıcılığını geliştireceği gibi, özgürlük alanının genişlemesi anlamına gelecektir.

[1]Şarkâvî, Abdurrahmân, Muhammed Rasûlu’l-Hurriyye, Dâru’ş-Şurûk, trs.
[2]Cürcânî, Alî b. Muhammed, Ta'rifat, Mısır, Tarihsiz.
[3] Türk Dil Kurumu, Türkçe Sözlük, Ankara 1998, 2/1148.
[4]Şems 91/7-8.
[5] İnsanın kendi yaratılış bakımından yetkinliğinin farkında olmayışı ve öncekilere karizmatik nitelikler atfetmesinden ötürü onların baskısından kurtulamayışı, onu dalalete götüren iki etken olarak Kur’an tarafından belirlenmiştir. Bkz. A’râf 7/172.
[6]Tövbe 9/5; Nisâ 4/89.
[7]Müminûn 23/14; Saffât 37/125.

Prof. Dr. Erkan Yar